Solgun güllerin ve eski mektupların arasında,
Zamana sıkışmış bir hatıra gibi yaşarım.
Okunmamış duyguların sessiz cümlesiyim,
Bitirilememiş bir sevdanın son nefesiyim..
Herkes gitti, mevsimler geçti,
Kuşlar göç etti çoktan.
Bir ben göç edemedim,
İçimdeki amansız kışlardan.
Yüreğimde buz tuttu koca bir ömür,
Ne bir güneş doğdu, ne dindi bu boran.
Yalnızlığa alışmak zor,
Sessizliği bir kuyu gibi dinlemek zor.
İnsan kendi içinde bile dinlenemezken,
Zordur her eksilen sesle biraz daha eksilmek.
Her giden sima, her kaybolan görüntü;
Zamanla kararır her şey, renkler çekilir,
Fakat bazen o zifiri karanlık, her yerden daha sevimli.
Yalnızlığa alışmak zor,
Bir başına ıslık çalmak, şarkılara sığınmak...
Ötekileşmek, kendine bile yabancılaşmak,
Ve bir bir terk etmek elinde kalan her şeyi.
Aslında silinen ne simalardır ne de şehirler;
Yavaşça silinen, ömrün kendisidir.
Geriye kalan tek canlı, hatıralar;
En tatlı olanlar ve en acımasız vuranlar...
Zihnin dehlizlerinde yüzlerce yeni yüz,
Daha güzel, daha özel hayaller kurulur.
Her şeye rağmen o boşlukta yankılanır:
Yalnızlığa alışmak çok zor...
Garp yeli
Beni bunca saracak ne vardı?
Kanıma girecek
Gözbebeklerime oturacak
Bir senfoni gibi kulaklarımdan eksilmeyecek
Ne vardı?
Hiç karşıma çıkmasaydın
Bu kör olası gözler görmeseydi seni
Ne vardı
Güzelliğini hiç bilmeseydim
Bir dua gibi bellemeseydim adını
Ne vardı bütün gece
Gözlerimi tavana dikerek
Seni düşünmeseydim
Belki karşımda değilsin yanılıyorum
Bu gözler senin gözlerin değil
Aldatıyorlar beni
Karanlığın gözleri olmalı bunlar
Bana böylesine keder veren
Gülmeyi, yaşamayı haram eden
Bir karanlığın gözleri olmalı
Öyleyse sen hiçbir yerde yoksun
Sana hiçbir zaman yaklaşamayacağım
Yalan bu geçici sevinç, bu nur, bu ışık
Bu karanlığın ortasında yanan alev gözler
Bu bir kadeh içki gibi aydınlık