Durup durup derdi ki:
"Galiba ben seni hiç terk etmeyeceğim. Çünkü sen her dediğimi yapıyorsun."
"Sen öyle miydin?"
"Seven oydu, ayrılana kadar öyleydi."
"Bu yüzden mi ayrıldın?"
"Evet, artık dediğimi yapmıyordu."
"Seven, sevdiğinin kölesidir, diyorsun."
"Aşk, bütün bağları yıkarak kendi bağlarını kurmalı, diyorum."
Metropollerin birbirini gözetmeyen özgür ve bağsız insanı, kendine yetmeyi öğrenmek mecburiyetinde kaldı. "Kimseden bir işaret gelmeyecek/ Bir melek kimsenin alnını sıvazlamazsa" diyor İsmet Özel. Ne bir meleğin ne de bir benî âdemin alnımızı sıvazlamasını, başımızı okşamasını bekliyoruz; gözlerimiz ve dudaklarımız kuru. İnsan kardeşimizden almayı bilmiyoruz, ona vermeyi hatırlamıyoruz. Adorno'nun bahsettiği insanın vazgeçilmez yetileri; sevgi, şefkat, nezaket, merhamet ve cömertlik usul usul geri çekiliyor aramızdan. Kuraklaşıyoruz. Vermemenin yarattığı boşluk, insanlığın ardında kalan çölde büyüyor. "Çöl büyür: vay haline içinde çöl saklayanın!" demişti Nietzsche.
İnsanın evi, anlaşıldığı yerdir. Bir başka insana ev olacaksın, bir kalbi kırılmaktan koruyabilirsen eğer. Varlığın yarası güzel eylem, güzel söz, güzel insanla iyileşir.
Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. "Bir durumu artık değiştiremediğimizde ... kendimizi değiştirmeye zorlanırız," demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değişti- rebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. "Karanlık basacak diye gün- düzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar," diyor Seneca.