Az önce bitirdim Şükrü Erbaş'ın yaşıyoruz sessizce'sini. Eşi Hatice Erbaş'ın dünyaya vedasına adanmış kırık hecelerin delip geçtiği sayfalar var içinde. Usta şaire "Neden kimse sana benzemiyor Hatice?" dedirten, şiiri de takmayan bir cesaretle ayakta duran o sessiz duygu uçurumu, bir kadının bir erkeğin varlığına kattığı sessiz ve eşsiz kafiyenin de belgesi. Dilimiz alışmıştır; "çiçek" diye biliriz kadınları. Nilüfer'dir, Nergis'tir, Yasemin'dir, Gül'dür, Menekşe'dir, Lale'dir kadın. Kadının çiçeğe sembolik refakatinin tek gerekçesi çiçeğin güzelliği ve saflığı değildir. Çiçeğin sembol olduğu doğurganlığın, yeniliğin, tazeliğin de temsilidir kadın. Ümittir kadın; toprağın siy / âhını müjde diye taşıran bir güldoğumudur. Kışın rahminde sessizce ninnilenen dirilişin vaktin dal uçlarında tomurcuk tomurcuk tebessüme gelmesidir. İnsana biricikliğini anlatan, erkeğe-ister oğul, ister eş, ister baba-herkes gibi olmadığını öğreten naz mektebidir kadın. Hem zaten şöyle diyormuş Hatice Erbaş-ki bu sözle başlıyor kitap-ki bu söz de şiir ötesi bir şiir: "Babanız içerde şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben." Şiirin hamilesidir kadın. Şairi nefes nefes doğurandır vesselam.
Aslında hiçbirimizin başkasında ayıp görmeye vakti de mecali de olmamalı. Her birimizi fazlasıyla meşgul edecek ayıbımız var zaten. Üstelik başkalarının ayıpları belki de göz yanılgımız. Kendi ayıplarımız ise gözümüzün önünde; bal gibi gerçek. Gerçek ayıplar varken, sanal ayıplarla uğraşmak hem israftır hem akılsızlıktır. Kendi ayıbına kör olan, ne talihsiz bir kördür. Başkalarının ayıbına kör olan ne bahtiyar bir kördür. Kendi ayıbını gören ne güzel görücüdür. Başkalarının ayıbını gören ne çirkin bir görücüdür.
"Dön diyorsun / Nasıl yüz yüze geliriz, yüzsüzler şahıyım ben/Hadd-i müntehadayım, bir kıyl ü kal içindeyim / Hiç bir yerde tarifim yok sanki muhal içindeyim / Büzüldükçe üzerime kurar çadırını korku / Söyle neyim /Yakup muyum/ Yusuf muyum/Kuyu mu?"