Öncelikle mutlaka okunması gereken bir kitap. Kadının sevgilisi bir gün bir şeyler almaya gider ve bir daha dönmez. Hikaye kadının bugünü ve bugünden önceki zamanı şeklinde iki hattan ilerliyor. Topluma dair yer yer komik oldukça yerinde analizler yapıyor. Bir yandan da epey hüzünlü. Her satırın altını çizmek istedim ama kitap çizen biri değilim, notlar almakla yetindim. Zamanla sevdiğim alıntıları paylaşırım belki.
Şahane bir klasik. Enfes ama çok üzücü, son Alman klasiği denmiş. Bence son klasik aslında. Sonraları buna benzer pek bir eser yok zaten. Kısacak, bir saatte okunabilir.
Bir iki hikayesi hariç beğenmediğim bir kitap oldu. Yani dini menkıbe seviyorsanız okursunuz. Geliş filmine konu olan öykü ilginç. Bir de baştaki Babil kulesi öyküsü. Geri kalanı dindar bir adamın hezeyanlarını içeriyor. Neye inandığı da belli değil. Ayrıca bilim kurgu diye pazarlanan kitabın içinde "Cehennem, Tanrı'nın Yokluğudur" diye bir öykü nasıl olabilir? Bildiğin new age Hristiyanlık propagandası. Geliş filmine konu olan öykü de aslında bir dini menkıbe. Orada da Budizm övgüsü var. Şimdi düşündüm de kitap sanki dünyanın nüfus olarak büyük olan dinlerini topluca övmeye girişmiş bunu da "bilim kurgu" adı altında yapmış gibi geliyor. Açıkçası hayal kırıklığı. Keşke birkaç öyküsü dışında kitaplaştırılmasaydı.
Lovecraft'ın birkaç kere filme alınmış kitabı. Ama sanırım filmler tutmamış. Zira bu kitabı filme çekmek öyle kolay değil. 1980 başında çekilen "Thing" filmi bundan esinleniyor.
Kitap beni çok sardı. Bizden binlerce, hatta milyonlarca yıl önce dünyayı mesken edinen dünya dışı bir uygarlığı bir arkeolog edasıyla anlatan anlatıcı bir yandan da o uygarlıktan geriye kalan canavarlardan kurtulmaya çabalıyor. Antarktika'nın soğuğu da bir yandan başına bela oluyor. Lovecraft'ın en sevdiğim eserlerinden biri oldu diyebilirim. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
Ayla Kutlu bence mutlaka okunması gereken yazarlardan. Bu kitabında epey uzun hikayeler var ama beni en çok çarpan ilk öykü "Kara Kayalar" oldu. Tecavüzcünün gözünden anlatılan hikaye, Arendt'in Kötülüğün Sıradanlığı kavramını çağrıştırdı. Burada tecavüz o kadar sıradan ki, ha burada bir olay olmuş ha iki ne fark eder noktasında anlatıcı. Altını çiziyorum "anlatıcı" yani yazar değil. Anlatıcı ve yazar arasında ciddi farklar vardır. İlk öyküyü bitirdiğimde dehşete kapıldım desem yalan olmaz.
Diğer öyküler Ermeni, Rum azınlıkların ayrıca Türklerin hayat öyküleri. Onlarda da yukarıda bahsettiğim kötülüğün sıradanlığı hissi mevcut.
Ayla Kutlu'nun öyküleri öyle "canım cicim" nostaljik öyküler değil kesinlikle. Can yakan, acıtan gerçekler.
Ayla Kutlu'nun unutulmuş bir yazar olması da üzücü.
Kesinlikle tavsiye ediyorum.