Hataları oldukça geniş bir şekilde mukayese etmiş Theophrastos, bilgelikle yaptığı değerlendirmesinde arzular yüzünden yapılan hataların, öfke yüzünden yapılanlardan daha ağır olduğunu söyler. Çünkü öfkelenen birisi üzüntüyle ve bilinçsiz bir vicdan azabıyla düşünceden sapmış görünür. Fakat arzular yüzünden yanlış yola sapan birisi, yaptığı hatalarda zevk ve tutkunun kölesi olmuş, daha iradesiz ve daha kadınsı biri gibi görünür. Öyleyse Theophrastos felsefeye layık bir şekilde, arzu yüzünden hata yapmanın, üzüntüyle hata yapmaktan daha mühim olduğunu söylerken haklıydı. Sonuçta üzüntüyle hata yapan, ilk olarak haksızlığa uğramış ve üzüntüsünden öfkelenmeye mecbur bırakılmış biri gibi görünür. Fakat arzu tarafından yönetilen biri, dürtüsünden dolayı kötülük yapmaya sürüklenmiş birisidir.
Dışarıdan başına gelen herhangi bir olay mı üzüyor seni? İyi bir şey öğrenmek için kendine boş vakit yarat ve aylak aylak gezinmeye son ver. Diğer bir hataya da dikkat etmelisin artık: Hayatta yıpranmış, dürtüsünün ve düşüncesinin tamamını yönlendirecek bir amaca sahip olmayan kimseler, yaptıkları işlerde ahmakça davranır
Aşağılıyorsun, bizzat kendini aşağılıyorsun ruhum! Kendini onurlandıracağın zaman gelip geçiyor. Çünkü herkesin tek bir yaşamı vardır ve seninki hemen hemen tamamlandı; kendine saygı duyan biri değil, diğer insanların ruhlarında kendi mutluluğunu arayan birisin.
Stefan Zweig'in bir başka şaheseri olan Mecburiyet kitabını bitirdim. Gerçekten çok sevdim. Kitap, I. Dünya Savaşı'nda İsviçre'ye kaçan bir çifti konu alıyor. İsviçre'ye kaçıyorlar kaçmasına, ancak devlet, Ferdinand'ın peşini İsviçre'de de bırakmıyor ve savaşa katılmasını isteyen bir mektup gönderiyor. İşte kitap, Ferdinand ve karısı Paula'nın bundan sonraki hallerini anlatıyor. Bana kalırsa, Ferdinand için zor olan savaşa katılmak değil, tam tersine katılmamaktır. Çünkü kendisini buna "mecbur" hisseder. İşte burada, güçlü kişiliğiyle karısı Paula devreye girer. Evin erkeği, Ferdinand'dan ziyade Paula gibi görünür. Kimseye boyun eğmeyecek, kimseye köle olmayacak, güçlü bir karakterdir kendisi. Üstelik gün doğmadan tren garına gidip Ferdinand'ı zorla vazgeçirmek için beklemesi, ona ne kadar aşık olduğunun bir göstergesidir. Kitapta, devletlerin insanlar üzerindeki baskısına iyi bir şekilde değinilmiş. İnsanların ne kadar köle olduğunu ve bunun devlet yüzünden değil, kendileri yüzünden olduğunu etkileyici bir dille anlatmış. Bu eleştirilerin hepsini Paula karakteri yapıyor. Sanırım Zweig, devlete olan şikayetlerini bu karakter üzerinden dile getirmiş. Ayrıca, Zweig'in devlete karşı hissettiği mahcubiyet ve acizlik duygusu, Ferdinand karakteri üzerinden çok iyi yansıtılmış. Zweig, yine az kelimeyle çok şey anlatmış. Ayrıca şunu fark ettim ki, öyle iyi kelime seçimleri yapıyor ki, önceden yaşanmış olayları, karakterin nasıl biri olduğunu ve hislerini rahatlıkla anlayabiliyorsun. Kısacası, kitabı çok beğendim ve kesinlikle okunması gerektiğini düşünüyorum.
Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…