Pek çok şeyden kesinlikle kurtul, yalnızca bunların pek azını aklında tut; ayrıca herkesin şimdide, sadece bir anlığına yaşadığını hatırla. Kalan günlerimiz ya geçip gitmiştir ya da bilinmezdedir. Yaşam gerçekten kısadır. Bu kısacık yaşamı yeryüzünün ufacık bir köşesinde sürdürür herkes. Uzun bir yaşamın ardından gelen şöhret bile kısadır. Uzun zaman önce ölmüş birisini, ya da bizzat kendilerini öğrenmemiş olanların hepsi, kendinden öncekiler gibi çok hızlı bir şekilde ölmüş olacak.
Hastaneye bir sessizlik çökmüştü. Tam bir sessizlik...
"Öldüğünde mutlaka bana haber verin, mutlaka..." diye talimat verdim sağlık memuruna alçak sesle, nedense o da yalnızca "Tamam" demek yerine "Baş üstüne efendim," dedi.
Ne söyleyebilirim ki? Ah, Raif Efendi, mahvettin bizi...
Hep çok soğuk ve donuk biri olduğumu düşünürdüm, ta ki bu kitabı okuyana kadar. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Bu kitap nasıl olur da beni bu kadar etkiler, o bezlerden gözyaşını çıkarabilir? Kitapların insan üzerinde ne kadar etkili olabileceğini ben bu kitapla anladım. Galiba bunun sebebi, kitabın en büyük korkuma değinmiş olması: mahvolmuş bir hayat...
Sanırım, en duygusuz insan bile kanayan yarasından duygusaldır.
Her şeyin kendine özgü bir güzelliği, bizzat kendisinden gelen ve eksiksiz bir güzelliği vardır; övgü bu güzelliğin bir parçası değildir. Övgü, övülen şeyi ne daha kötü, ne de muhteşem yapar. Bunu herkesin güzel saydığı şeyler için de, mesela maddi şeyler ve sanat için de söylüyorum. Güzel olan bir şeyin başka bir şeye ihtiyacı var mıdır? Yasa, gerçek, saygınlık, cömertlik gibi. Bunların hangisi övüldüğü için iyidir, ya da hangisi yerildiği için mahvolmuştur? Zümrüt çirkinleşir mi övgüler düzülmezse? Ya altın, fildişi, mor renk, lir, hançer, çiçekler, çalılar?