Toprak ana, bağrına düşen her damla yaşla bize savaşın en çirkin, en soğuk yüzünü bir kez daha gösterdi... "Filler tepişir, çimenler ezilir" der ya şair; Aytmatov’un satırlarında ezilenlerin feryadını Tolgunay’ın nasırlı ellerinde, kurumuş gözpınarlarında ve toprağa fısıldadığı her hıçkırıkta hissederiz. Savaş sadece cephede patlayan toplar, dumanı tüten tüfekler değildir; savaş, ocağı tüten evlerin bir ömür sürecek ağır sessizliğe gömülmesidir.
Hani dertli türküde yüreğimize oturur ya o sızı; "Burası Muş’tur, yolu yokuştur; giden gelmiyor, bu nasıl iştir?" İşte savaş, o yokuşlarda yitip giden umutların, bir daha asla dönmeyecek olan evlatların, babaların, eşlerin ardından bakakalan buğulu gözlerin hikayesidir. Gidenin gelmediği o kara delikte, geride kalanların omuzlarına çöken koca bir dünyadır savaş.
Tolunay’ın hikayesinde, Sovyet rejiminin buz gibi, ruhsuz ve zalim hırsının altında ezilen insan onurunun sızısı vardır. Halkın elinden, evladının rızkından zorla koparılan her bir dane ekin, aslında bir toplumun geleceğinin talan edilmesidir. Ancak bu karanlık dehlizin karşısında, tarihimizin en onurlu, en vefalı duruşu yükselir: Milli Mücadele’nin nahif ve fedakâr ruhu...
Atamın Tekalif-i Milliye emirleriyle halkından istediği bir çift çorapta bile bir zorbalık değil, bir milletin birbirine olan sarsılmaz aşkı, bir vatanın namusunu koruma andı gizlidir. Sovyetlerin insanı yok sayan zulmü nerede, Türk milletinin kendi hürriyeti için canından koparıp verdiği lokmanın kutsallığı nerede... Sinan Meydan’ın da kıymetli tespitiyle altını çizdiği gibi; bu bir sömürü değil, büyük bir helalleşmedir. Milli Mücadele’de o zor günlerde halkın ordusuna emanet ettiği her malın, her emeğin bedeli, zaferden sonra bir bir, kuruşu kuruşuna geri ödenmiştir.
Biri, halkının