"Hayat nasıl gidiyor?"
"Yaşayan birine sor."
diye başlıyor. Kitabın girişiyle içine hapsolup, soruyorsunuz da. Kendi kendime nasıl da yakalamış okurunu dedim. En azından ben yakalanmış hissettim kendimi. Sahi yaşıyor muyum?
"Yapabildiğim tek spor bu: Çay karıştırmak."
Şu aralar benim de öyle:) Halbuki yazarımız, oluşturmuş olduğu Ruhi Mücerret için bunu yazmayı uygun bulmuş. 100 yaşında olan birinin yapabileceği tek sporun benimkiyle olan benzerliği bir üzdü :)
"100 yaş bunalımı nedir bilir misiniz?"
Belki bu yaşta değilim, ama olmasam daha iyiyi dedirtti yazarımız :) O bunalımlar, evinde çok yaşlanmış büyüğü olanlar için de öyledir ya, bir yerden sonra artık, " Çok yaşadın, ölsen mi " gibi tavırlar başlar. Çocuğu, torunu da ölmüşse, "Sen neden ölmedin ve hala yaşıyorsun sanki" söylenmese bile, hissettirilir. Yine de yapmayın öyle siz. Dinleyin sabırla büyüklerimiz baş tacı. Ne kadar asabi, hoşnutsuz ve memnuniyetsiz de olsalar.
Dile kolay 100 yaş ve bu yaşa sığdırılmış bir sürü anı da var. 1919 yıllarına götürüyor burda yazarımız. Antep'e gelen Ingilizler ve sonrasında Fransızlar burda görüp yaşadıklarıyla karakter üzerinden tarihe güzel bir yolculuk ve hatırlatma. Sonra 1. Dünya Savaşı'na göndermeler. İstiklal Harbi gazisi olarak devam ediyor. Savaştan sonra Mersin'e gidiyor. Onlarca savaş görmüş, ölenler olmuş yanında ama o yaşamış, karısını kaybetmiş (Naciye), oğlunu (Recep), kızını (Cevriye).
"Mezarlıklara dolu gidip boş dönmekten yıldım.." diyerek adeta sitem ediyor hayata.
Babası annesini kumarda kazanmış!
"Tesadüf, talih ve bahtsızlık... hepsi kaderin şubeleridir. " bazen zaten öyledir. Nadiren gayret edenler tersine çevirir akıntının yönünü.
15 yaşında evlendiriliyor, sonra savaşa gidiyor yaralanıp tekrar eve dönüyor