Arka Sokak, Ön sunuşta okuduğumuz kadarıyla halen nerede olduğu bilinmeyen Perhat Tursun adlı Uygur Türkü yazarın, adı olmayan bir anlatıcının büyük şehirde kimliksizleşmesini, travma ve dil üzerinden çözülüşünü anlatan karanlık bir bilinç romanı.
Benimde okuduğum ilk uygur romanı bu arada.
İsimsizlik, kimliğin silinmesini simgeler; tekrar edilen leitmotif cümle (“Bu şehirde kimseyi tanımıyordum…”) anlatıcının yabancısı olduğu şehirde iletişimden yoksun oluşunu ve varoluş arayışını roman boyunca vurguluyor.
Sis, anlatının en güçlü metaforu olarak neredeyse başrolü oynuyor. Yalnızca atmosfer değil, algıyı bozan, yön kaybettiren, kimliği silen bir varlık gibi metne adeta bir karekter gibi eşlik ediyor. Anlatının bazı yerlerinde Sis’in gazdan sıvıya dönüşmesi, zihinsel yoğunlaşma ve dağılmanın işareti olarak yorumlanabilir.
Roman boyunca tekrarlanan koku, kan ve beden imgeleri özellikle çarpıcıydı. Hijyen pedleri, çürümüşlük, sidik ve kan kokusu; aşağılanmış beden ve bastırılmış cinselliğin dili olarak yeralıyor. Çocuklukta babanın uyguladığı şiddet ve annenin öldürülmesi travması kırmızı rengin tekrarında somutlaştı kitabın sonuna doğru çocuklukta başına gelenleri daha net öğrendik ve başta anlamsız gelen bazı davranışları da anlamlandırabildik. Kan, hem bireysel hem tarihsel bir baskı simgesine dönüşmüş romanda.
Şehir–beden–kimlik üçgeni de önemli bir yer tutuyor : Kilitli çekmeceler, ödünç giysiler, kabul edilmeyen mektuplar… Geceler boyunca şehrin ara sokalarınsa özellikle de dört yol ağzında elindeki sayıları anlamlandırmaya çalularak kendine bir yer bulma çabası. Yoğun bir yertsiz yurtsuzluk anlatısı.
Varoluş sancıları içinde bireysel oluşun arayışı ağırlık kazanıyor ancak sona doğru daha politik bir tavır ve Uygurlara yapılan baskıyı dile getiriyor
Yıllar önce yazarın “Ruhlar Evi” adlı ederini okumuş ve etkilenmiştim.
Yazarımız Isabel Allende, Kaderin Kızı’nda yalnızca Şili’nin tarihini değil, göçle yerinden oynayan bir dünyanın ruhunu anlatıyor. Gelenekselci yapıya sahip Şili’de başlayan roman Altına Hücum’un ateşiyle Amerika’nın hırsı, İngiliz ticaret aklıyla şekillenen emperyal düzen, Çinli göçmenlerin taşıdığı Taoist denge ve sabır anlayışı ile aynı metinde buluşuyor. Böylece Doğu ile Batı’yı yalnızca karşı karşıya getirmekle kalmıyor; onların çatışmasını, kesişmesini ve hatta sentezinin mümkünlüğünü gösteriyor okurlara.
Eliza’nın hikâyesi bir aşkın peşine düşmekle başlar. Fakat yol uzadıkça, aşk bir hedef olmaktan çıkar; kimliğe açılan bir kapıya dönüşür. Onun çektiği acılar, geçtiği sınırlar ve katlandığı yoksunluklar şu soruyu sordurdu bana: Bunca çileye gerçekten değdi mi? Üstelik sevgili figürünün metin içinde silik kalışı ve finaldeki belirsizlik( öldürülen meksikalı gerçekten bizim Şilili özgürlükçü genç mi?) aşkı neredeyse bir gölgeye çevirdi.
Roman, kadın olmanın ağırlığını farklı yüzlerle gösterir: Miss Rose’un sınırlı ama zarif direnişi gizli olarak yaptığı erotik içerikli romanlarla aslında eril düzene yazılı karşı koyuşu, Şilili girişimci kadının hayatta kalma gücü ve olağanüstü öngörülü ticari zekası, kahramanımız Eliza’nın fiziksel zorlukları, kimliğini saklamak zorunda kalışı ve ruhsal dönüşümü… Toplumun yargılayıcı bakışı altında kadınlar ya susmaya zorlanır, yok sayılırlar, meta olarak kabul edilirler. Bu bazen bir oyuncak bebek gibi yetiştirlmelerine bazen de köle olarak satılmalarına kadar uzar gider ya da kendi yollarını açmayı zor yolla da olsa kendileri öğrenirler. Burada kendi yollarını kendileri açıyorlar.
Din kimi zaman teselli, kimi zaman tahakküm aracıdır. Kapitalizm ise