Günay katıldığı bir kongrede Prof. Dr. Bekir Onur'un yaptığı konuşmayı anımsadı. "Biz çocuklarımızı hayatımıza ortak etmiyoruz, refahımıza ortak ediyoruz" demişti hoca. Ne kadar da haklıydı, "Aman ayağına taş değmesin" derken onları hayatın zorluklarına karşı hazırlayamıyorduk. Taşın üstünden atlamayı, taşı eliyle kenara çekmeyi öğretmiyor, tüm bunların yerine o taşı onun yerine kaldırıveriyorduk. Böyle olunca özgüveni yüksek değil, sanki bu dünyadaki herkes onlara hizmet etmek için varmış gibi düşünen kendini bilmez bir nesil yetiştiriyorduk.
Huzurun tadını ancak huzursuzluğu yaşayanlar bilirdi, aynı şekilde başarı ve başarısızlık arasında da gizli bir bağ vardı. Tüm duygular bizler, dolayısıyla çocuklarımız için... Arada ayaklarına taş değecek ki o taşı kenara koyup yoluna devam etmeyi öğrensin. O taşı yolundan kaldırmak için stratejiler geliştirsin, o taş niye benim ayağımın önünde diye düşünsün, kendini sorgulasın. Bilim adamları, filozoflar, sanatçılar hep ayaklarına değen taşları sorgulayarak başarılara imza atmışlardır.
...Ondan sonra kentin her mahallesine, deyim yerindeyse birer "Çocuk Deposu" kurduruldu. Bu depolar, evlerinde bakacak kimse bulunmayan çocukların bırakılıp gereğinde tekrar alındığı kocaman yapılardı. Çocukların sokaklarda, yeşil alanlarda veya parklarda yalnız başlarına dolaşması kesinlikle yasaklanmıştı. Herhangi bir yerde bir çocuk görüldü mü, hemen biri onu alıp en yakın yakın depoya götürüyordu. Üstelik böyle bir durumda anne ve babaları oldukça yüksek bir para cezası ödemek zorunda kalıyorlardı.