Demiurge ve hizmetkarları insanlığı tuzağa düşüren bir kavram öğretti, o kavrama "Borç" denir. Gerçek şu ki, onlar buna "Karma" demeyi tercih ediyorlar ama onların önerdiği şekliyle karma mevcut değil ve hiçbir zaman da var olmadı.
“Kutsal Simya Tohumu ile tırmanılması gereken omurga veya Ağaç Gövdesi 33 derecesi vardır ve her bir ‘adım’ ya da her ‘derece’ daha yüksek aydınlanma hallerine yol açar. Simya 'kahraman' şeytandan ateşi çalmak ve onu yukarıdaki Cennete geri vermek için cehennemin uçurumuna doğru gidiyor; bu, cinsel arzu ile savaşlarımızı ve yukarıdaki Kutsal Tohum'un geri dönüşünü temsil ediyor.
Toplamda 33 omur var, 7 boyun omuru, 12 toraik, 5 bel küçük bel, 5 erimiş omur katı kemik, sakrum (kuyruk kemiği). Ters bir piramide benziyor ve aynı zamanda "ölümsüzlük koltuğu" olarak da adlandırılıyor. “ Kuyruk sokumunda, sakrumun dibinde 4 kemik erimiş. Omurganın sayısını 33 ile 2 çarparsanız omurganın her iki tarafını da sayarsanız 66 sayısını buluruz. (33 x 2=66) 6 insanın sayısıdır, çünkü 6. günde yaratılmıştır, ayrıca İncil'de insana verilen 66 kitap vardır. (66 + 6=72).
İnsan Kafatası'na gelince. 22 kemiği var omurganın tepesinde duruyor İbrani alfabesinde 22 harf vardır, 22. harf Tav, Işık anlamına gelir. Bu konuda söylenecek çok şey var başka yazılarda ele alacağımız. Jacob's Merdiveni'nin tepesinde dünyanın ışığı Yehova durdu. Vücudun nuru gözdür (akıl-beyin) buyuruyor İsa. 22 Işık Sayısıdır.
Omurilikteki yağı tohumun gücüyle kurtararak kaldırıyor veya yükseltiyorsak her birimizin vücudunda fizyolojik ve kimyasal bir operasyon olmalı. Durum bu. Bütün evrende insanın kendisinden daha büyük hiçbir gizem, hiçbir mucize yoktur. "İnsan kendini bilir" çağlar boyunca karşımıza çıkıyor, ama Delphic kahininin sesine dikkat eden sadece birkaçı içine baktı.
İncil'de harika bir "Boğaz ve dar yol" var, düz değil, üst beynin, beyinden omuriliğin sonuna kadar uzanan gerçek bir boğaz. İbranice'de bunun anlamının inen ya da "Tanrı'nın Nehri" olduğunu görüyoruz. "Boğaz ve dar yol gerçekten Tanrı'nın
Gördüğümüz gibi, Mezopotamya kültürlerinin zihinsel ufkunu Gök-Yeryüzü benzeşimi oluşturur. Bu arkaik uygarlıkta gördüğümüz işlerin, nesnelerin, adların gerçek anlamını kavramak
istiyorsak bu temel yasayı göz önünde bulundurmalıyız.
Her şeyin görünmez bir ağ içinde bulunduğu, bu ağa bağlı olduğu bir yerde, hiçbir şey kutsal olmayan kişisel inisiyatif
sonucunda tesadüfen yaratılmamıştır. Böylece Babil yaşamında laciverttaşmın önemli işlevini anlayabilmemiz Mezopotamya kozmoloji ile teolojisi sayesinde olacaktır. Bu yarı değerli
taşın mavisi Yıldızlı Göğün mavisidir: Kabartma üstünde ay tanrısı, yıldızlı gecenin tanrısı Sin’in sakalı bu taştan yapılmıştır.
Mısırlılarda güneş tannsı Ra’nm saçı da bundan yapılmıştır.
Yehova’nm ayakları altında bulunan “gökyakuttan tuğla döşeme ”ye gelince (Çıkış XXIV: 10), aslında burada da laciverttaşı söz konusudur. Bu mavi taş bütün bir yıldızlı Göğün
büyüsünü simgelemekteydi.
“Yıldızlı Göğün büyüsü” basit bir edebi deyiş değildir. D oğuhalklarının bu zarif taşa atfettikleri özelliklerle tastamam
uyuşmaktadır. Ay tanrısı, özünü somut olarak belirtmek için
mavi sakallı olarak temsil ediliyor, ayrıca hâkim olduğu aya
bağlı bütün erdemler laciverttaşıyla simgeleniyordu. Ay tanrısı,
diğer adıyla Nanna -ünlü bir kabartmada- Kralı, Kuleyi
(Babil Kulesi) yıkmaya kışkırttığında bunu ona bir kadeh
“abıhayat” vererek esinler. Yıldızlı Göğün hâkiminin, Ay tanrısının
uzattığı bu “esin” kupasının neyi simgelediğini anlamak
zor değildir. Böylesine anıtsal, özellikle bu denli kutsal ve
kozmolojik anlamla yüklü bir yapı, yalnızca gecenin hâkiminin
yönettiği aya özgü bir büyü tarafından esinlenebilirdi. Bütün
kozmik yaşama bereket veren ayın hareketlerini düzenleyen
aynı gizem dolu gece, insan yaratımlarının tohumlarını,
“esinleri” de doğurur. Apokrif
Bu makrokozmos-mikrokozmos tekabüliyetinin insan bedeninin doğa üzerine mitsel yansıtmışından doğduğu, yani kozmik alanların anatomik organlar ile fizyolojik işlevlere tekabül
ettiği kuşkuludur. Hint kozmolojik ve anatomik kuramlarından bildiklerimiz, bu sürecin tam aksi olduğu yönündedir.
Gerçekten de kadim Hint’te insan, bedenini Kozmos modeline göre düzenlemiştir (kendi merkezleri vb olan bir “mistik harita” yaratmıştır). J. Filliozat’nm düşündüğü gibi,
beş kozmik rüzgâr kuramı zorunlu olarak beş Nefes’in “keşfine” yol açmış olabilir. Felsefi kuramların dayandığı “kozmik
modeF’in ritüel, mistik bir gerçekliğe -aynı zamanda kozmolojik bir anlama- sahip olduğunu düşünüyoruz. İnsan kozmik Rüzgârları kendi bedeninde “bulmuş,” mistik ve ritüel olarak
bir “kozmik insan” yarattıktan sonra kozmolojik bir model uygulamıştı. Başka bir deyişle bu tasavvurların temelinde ne fizyoloji ne de kozmoloji vardır; burada gerçekliğe ilişkin
bütünsel bir görü, bir “kozmik insan” vardır: Yaratılışı (ikiye yarılmış dünya) aşan ve onu geçersiz kılan bir insandır bu.
Yalnızca birkaç örnekle belirttiğimiz kozmoloji ve biyoloji benzeşimi doğal olarak gerçeklik ile yaşamın bütün düzenlerini kavrar. Eğer yasadan söz edeceksek bu yasayı bu benzeşimde,
kozmik tekabüliyetlerde, evrensel büyüde aramak gerekir.
Nesneler, uygulamaya dönük değerlerin yanı sıra büyüsel kökenli anlamlara da sahiptir. İnsanın işleri ile uğraşları enerji yüklü nesnelere ya da kimi insanüstü değerlere bağlı olduğundan kutsal, kesin yasalarca yönetilecektir. İnsanoğlu
bunları kendi eylemleriyle “bozmamak” için ritüellere dönüştürecektir.
Ziggurat Dünyanın Direği, Gök ile Yeryüzünün birleştiği yer olarak tanımlanır. Büyük Babil kulesinin adı, daha önce de gördük, yalnızca tannsal Kapı olmakla kalmaz -çünkü üstünde
gök açılmaktadır- aynı zamanda Gök ile Yeryüzünün Temelidir de. Babil ile Babil kulesi sözcüğünün kökeninin “Tanrı Kapısı” anlamındaki Babilu olduğu söylenegelir. Göğe kutsal yazılar ile özellikle Tapınak (“yeryüzünün göbeği”) sayesinde ulaşılabilirdi. “Göğe yolculuk” konusunu işleyen Babil efsaneleri, ölümlülere “Göklerin yolu”nun Göğün direğinin
yanında açıldığını ileri süren başka halkların inançlarına benzer.
Aslında Evrenin ekseni’nden, Dünyanın merkezinde, “Yeryüzünün göbeğinde” biten Yaşam Ağacı ndan başka bir şey olmayan
bu Göğün Direği simgesini derinlemesine incelemeye kalkacak olursak bu kitabın sınırlarını aşarız. Çok sayıda gelenekte
yeryüzünü kaplayan ya da yeryüzünü tutan devasa bir Ağaçtan söz edilir. Böylece İskandinav mitolojisindeki kozmik ağaç, Ygdrassil bu evrensel simgeciliğin bir biçimidir. Yaşam
Ağacı meselesini başka bir kitapta ele almayı düşünüyoruz.
Şimdilik Sibirya ve Fin-Ugur halklarının açık biçimde Ağaç -Göğün Direği- mitini koruduklarını anımsatalım.