Yavuz Tellioğlu

Suların akmasını, yıldırım düşmesini, sarı amberle kehribar taşının çekici gücünü de böyle açıklayabili­ riz. Bu cisimlerin hiçbirinde hiçbir zaman çekim gücü bu­ lunmamıştır; ama boşluğun olmaması, bu cisimlerin bir­ birlerine daire olarak çarpması, birbirlerinden ayrılıp bir­ birlerine yaklaşırken yer değiştirerek her birinin kendisi­ ne ayrılan yeri araması; işte bütün bu birbirine bağlı devi­ nimlerden ötürüdür ki, bu şaşırtıcı olaylar ortaya çıkmış­ tır. Onl
Sayfa 96 - Platon·Kitabı okudu
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Karaci­ ğer biliciliğin en açık belirtilerini canlı vücutta gösterir. Cansız kalınca kör olur; biliciliği de çok karanlık kaldığın­ dan kesin bir anlam taşımaz. Yanındaki bağıra gelince; ka­ raciğeri her zaman parlak, temiz tutsun diye, onun için ya­ ratılmış, bir aynayı silmek için her zaman yanında bulun­ durulan sünger gibi, onun soluna yerleştirilmiştir. Bunun içindir ki vücudun hastalıklarından ötürü karaciğerin çev­ resine pislikler birikince dalağın gözenekli tözü onları e- mer, temizler; çünkü oyuk, kanı çekilmiş bir nesneden do­ kunmuştur. Bundan dolayı bu pisliklerle dolduğu zaman şişer, zehirlenir; tersine olarak vücut temizlendiği zaman da söner, eski oylumunu alır. Ruha, ruhun ölümlü, tamdık kısımlarına, bu iki kıs­ mın nasıl, öteki ilkelerden hangisiyle, neden ötürü ayrı ay­ rı birleştirildiklerine gelince; bunlarla ilgili olarak, acaba gerçeği söyledik mi? Evet diyebilmek için, Tanrı'nm söz­ lerimizin doğru olduğunu bildirmesi gerek. Ama şimdiden ve daha derince bir incelemeden sonra, sözlerimizin akla yakın şeyler olduğunu söylemeden böyle diyelim; şimdi konumuzun alt yanını, yani vücudun geri kalan kısımları­ nın nasıl yaratıldığını da aynı biçimde anlamayı sürdüre­ lim. Onu işte asıl şu düşünceyle açıklamak uygun olur. Tü­ rümüzü yaratanlar, yiyip içmeye karşı dayanamayacağımı­ zı, oburluğumuzdan dolayı gereğinden, gereksinmemizden çok yiyip içeceğimizi önceden kestirmişlerdi. İleriyi gö­ ren tanrılar, ölümlülerin soyunun hastalıktan yok olması­ nı, erginleşmeden hemen sönüp gitmesini önlemek için, yi­ yip içtiğimizin gereksinmemizden çok olanlarını içine al­ sın diye karnı yarattılar.
Sayfa 86·Kitabı okudu
Damarların düğüm yeri, bütün öğelerde güçlü olarak dolaşan kanın kaynağı olan yüreğe gelince; (49) onu, gö- züpek kısım organların ya dışardan gelen, ya iç isteklerin doğurduğu bir kötülüğe uğradığını akılla haber alıp öfke­ ye kapıldığı zaman, her duyu organının aklın buyruklany- la korkutmalarını bütün damarların ince geçitlerinden ko­ layca alabilmesi, onlara tümüyle boyun eğip böylece en soylu kısmın hepsine birden buyruk vermesini olanaklı kılması için, nöbet yerine koydular. Ama tanrılar yüreğin büyük tehlikeler sezdiği, öfke alevlendiği zaman çarpıntı­ ya uğrayacağını önceden düşünüp, yıpranmış kısımlarda­ ki bu şişkinliğin ateşten ileri geldiğini anladıklarından, ona bir yardımda bulunmak istediler. Yüreğin üzerine ciğerin dokusunu gerdiler. Başlangıçta ciğer yumuşak ve kansız­ dır; aynı zamanda havayla içilen şeyleri içine almak için, bir sünger gibi, delik delik oyulmuştur. Böylece yüreği so­ ğutur, yürek ısınınca da ona serinlik, dinginlik verir. İşte bunun içindir ki tanrılar soluk borusunun kanlarını ciğe­ rin ortasından geçirdiler; ciğerin kendisini de bir şilte gi­ bi yüreğin çevresine serdiler. İşte öfke, yürekte son sınırı­ na varınca, yüreğin kendisine karşı koymayan bir nesneye çarpması ve serinlemesi, bundan ileri gelir. Böylece yürek, daha az yorulur; öfke ilkesiyle birlikte, aklın daha çok işi­ ne yarar. Ruhun yemeye, içmeye ve vücudun doğal olarak ge­ reksinim duyduğu bütün şeylere iştah duyan kısmına ge­ lince; tanrılar onu göbekle orada bulunan bir deri arasın^ da uzanan yere koymuşlar, bütün bu yerde vücudun bes­ lenmesi için bir yemlik kurmuşlardır. Ruhun bu kısmını, yabanıl bir hayvan, ama ölümlü soyun var olması isteni yorsa bağlı olarak beslenmesi gereken yabanıl bir hayvan gibi oraya bağlamışlardır. İşte tanrılar bu kısmın her za­ man
Bütün vücudumuz için ortak olan etkilere gelince; şim­ di ve en önemli nokta olarak gözden geçirdiğimiz duygu­ lara bağlı olan nazlarla acıların vücudun organlarından ge­ çerek duyuma dek varan, aynı zamanda bu duyuma bağlı bazlarla acıları kendisinde taşıyan bütün etkilerin nedeni­ ni öğrenmek kalıyor. Ancak, duyulur olsun olmasın, her et­ kinin nedenlerini kavramak için, daha önce kolayca devi­ nime getirilen özle devinime getirilmesi güç olan öz ara­ sında gözettiğimiz ayrımı anımsatmakla işe başlamak ge­ rekir; çünkü kavramak istediğimiz her şeye ancak bu yol­ dan varabiliriz. Doğal olarak kolayca devinime getirilen organda, hafif de olsa, bir etki doğduğu zaman, bu etkiyi bütün çevresine; organın her parçası etkiyi aldığı gibi öbü­ rüne geçirir; ta ki bu etki, bilince dek varsın ve ona kendi­ sini oluşturan nesnenin niteliğini belli etsin. Ama organ karşıt yaradıhştaysa, yani kolayca devindirilemiyor, çevre­ sine hiçbir şey dağıtmıyorsa, etki, o yanındaki parçalardan hiçbirini devinime getirmeden yalnızca kendisine işler. Bundan çıkan sonuç şudur ki, parçalar, ilk etkiyi birbirle­ rine geçirmediklerinden, o kendilerinde kalır ve canlı var­ lığın bütününe geçmediği için de duyum olmaz. Topraktan oluşan kemikler, saçlar ve vücudun öteki parçalan için du­ rum böyledir; oysa önceden sözünü ettiğimiz olaylar, ateş­ le havanın burada önemi büyük olduğundan, asıl görümle işitimi ilgilendirir. Hazla acıya gelince, onlar için de düşün­ cemiz şöyle olmalıdır: Birdenbire olan, doğaya aykırı, yo­ ğun etkiyle acıyı verir; birdenbire doğal duruma dönüş de hoş olur. Yavaş yavaş oluşan her etki duygun değildir, bu­ nu tersi her etkisinden çıkan sonuç da tersidir.
Bu adlandırma nereden geliyor ve bütün göğü böyle bölüp ondan bu sözcüklerle söz etmeye alışmamız, gerçek­ te neye dayanıyor? işte şu varsayımdan başlayarak, bu ko­ nuda anlaşmamız gerektir. Evrenin yalnızca ateşe ayrılmış olan ve eğilim gösterdiği asıl kütlenin bulunduğu yerde bir adam duruyor diyelim. Bu adamın o kütleyi etkilemeye gü­ cü olduğunu, bundan ötürü ateşin, parçalan bu terazinin gözlerine koyarak tarttığını, sonra terazinin kolunu kaldı­ rarak ateşi zorla havaya, özü bakımından ayn bir öğe olan havaya doğru çektiğini kabul edelim; doğaldır ki, küçük bir ateş parçası büyük bir ateş parçasından daha kolaylıkla bu güce boyun eğecektir. Çünkü iki cisim bir tek güç tarafın­ dan aynı zamanda kaldınlırsa, elbette en küçüğü zora daha kolay girer; oysa büyüğü karşı koyar, daha güçlükle boyun eğer. O zaman birinin ağır olduğu, aşağı doğru kaydığı; kü­ çüğün de hafif olduğu, yukarı doğru kaçtığı söylenir. İşte, bizim de bulunduğumuz yerde tıpkı böylece devindiğimi­ zi göz önünde bulundurmalıyız. Yeryüzünde, bir terazinin gözüne toprak tözleri, kimi zaman da yalnızca toprak koy­ duğumuz zaman, onları başka bir öğe olan havaya, zorla ve kendi özlerine aykırı olarak çekeriz. O zaman tarttığımız tözlerden her biri kendisine benzeyeniyle birleşmeye eği­ lim duyar, ama en küçüğü, kendisini yabancı bir öğeye atan güce büyüğünden daha kolay boyun eğer. İşte bunun için­ dir ki ona hafif, zorla ittiğimiz yere de yukarı deriz.