Yavuz Tellioğlu

Bu adlandırma nereden geliyor ve bütün göğü böyle bölüp ondan bu sözcüklerle söz etmeye alışmamız, gerçek­ te neye dayanıyor? işte şu varsayımdan başlayarak, bu ko­ nuda anlaşmamız gerektir. Evrenin yalnızca ateşe ayrılmış olan ve eğilim gösterdiği asıl kütlenin bulunduğu yerde bir adam duruyor diyelim. Bu adamın o kütleyi etkilemeye gü­ cü olduğunu, bundan ötürü ateşin, parçalan bu terazinin gözlerine koyarak tarttığını, sonra terazinin kolunu kaldı­ rarak ateşi zorla havaya, özü bakımından ayn bir öğe olan havaya doğru çektiğini kabul edelim; doğaldır ki, küçük bir ateş parçası büyük bir ateş parçasından daha kolaylıkla bu güce boyun eğecektir. Çünkü iki cisim bir tek güç tarafın­ dan aynı zamanda kaldınlırsa, elbette en küçüğü zora daha kolay girer; oysa büyüğü karşı koyar, daha güçlükle boyun eğer. O zaman birinin ağır olduğu, aşağı doğru kaydığı; kü­ çüğün de hafif olduğu, yukarı doğru kaçtığı söylenir. İşte, bizim de bulunduğumuz yerde tıpkı böylece devindiğimi­ zi göz önünde bulundurmalıyız. Yeryüzünde, bir terazinin gözüne toprak tözleri, kimi zaman da yalnızca toprak koy­ duğumuz zaman, onları başka bir öğe olan havaya, zorla ve kendi özlerine aykırı olarak çekeriz. O zaman tarttığımız tözlerden her biri kendisine benzeyeniyle birleşmeye eği­ lim duyar, ama en küçüğü, kendisini yabancı bir öğeye atan güce büyüğünden daha kolay boyun eğer. İşte bunun için­ dir ki ona hafif, zorla ittiğimiz yere de yukarı deriz.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Aynalarla bütün parlak, dümdüz yüzeylerin verdikle­ ri imgelerin aslına gelince, artık onu anlamak zor bir şey değildir. îç ateşle dış ateş birleştiğinde, birdenbire dümdüz yüzeye raslayıp üst üste ona birkaç sefer vurursa, dış ateş görüş ateşiyle parlak ve düz yüzeyde birbirine karıştığın­ dan, bütün bu imgeler doğal olarak oluşur. Solda olan sağ­ da gözükür; çünkü raslamada, her zamankine aykırı ola­ rak, görüş akıntısının karşıt yanlarıyla nesnenin karşıt yan­ ları arasında bir ilişki kurulmuştur. (35) Görüş ışını, dış ışıkla karışarak tersine dönünce, bu sefer de tersine, sağ­ daki sağda, soldaki solda gözükür; bu da aynaların düm­ düz yüzeyi, her iki yandan yükselerek görüş akıntısının sa­ ğını sola, solunu sağa gönderdiği zaman olur. (36) Ayna­ nın iriliği yüzün uzunluğuna doğru gelecek biçimde yer­ leştirilerek döndürülürse, nesneyi tümüyle başaşağı gös­ terir, çünkü o zaman aşağıda bulunan görüş, ışını yukarı; yukarıdaki de, aşağı doğru gönderir. Bütün bunlar Tanrı'nm en iyi düşüncesini, olabildi­ ğince gerçekleştirmek için kullandığı ikinci derecedeki nedenler arasına girer. Ama insanların çoğu onları ikinci derecede değil, her şeyin başta gelen nedenleri olarak sa­ yarlar; çünkü cisimleri soğutup ısıtan, uzatıp kısaltan ve bütün bu türden etkileri oluşturan onlardır. Ama hiçbir za­ man akılla, zekâyla devinmelerine olanak yoktur. Çünkü şunu açıkça söylemek gerekir ki, ruh bütün varlıkların için­ de zekâya sahip olabilecek biricik varlıktır; hem ruh göz­ le görülmez; oysa ateş, su, toprak ve hava, hepsi de gözle görünen cisimlerdir. Zekâyı, bilgiyi sevenler, doğaldır ki önce özünde zekâ bulunan nedenleri, soma da başka ne­ denlerle devinen, kendileri de başklannı devindiren ne­ denleri araştırırlar. Biz kendimiz de bu yolda yürümeliyiz. tki tür nedenden de söz
SOKRATES - Çocukların daha doğarken olabildiğin­ ce iyi huylarla dünyaya gelmeleri için de, kadın ya da er­ kek, üstlerin, birtakım ad çekimleri hazırlayarak evlenme­ lerin uygunluğunu gizlice sağlamaları gerektiğinde uyuş­ tuğumuzu anımsamıyor muyuz? Öyle ki, iyi ya da kötü, herkes kendisine benzer bir kadınla birleşmiş olsun; aynı zamanda da bu birleşmeleri raslantıya vererek, hiç kimse onlara karşı kin besleyemesin. 15 TİMAtOS - Anımsıyoruz. SOKRATES - Bundan başka, yalnızca iyilerin çocuk­ larını yetiştirmek, kötülerinkini de daha aşağı tabakalar arasına serpiştirmek gerektiğini; sonra, bu çocuklar büyü­ dükçe, onları her zaman göz altında bulundurmaktan geri kalmayarak, layık olanları yükseltmek ve iyilerle kalma­ ya layık olanları da onların yerine göndermek gerektiğini söylememiş miydik? TÎMAİOS - Tamam. SOKRATES - Öyleyse, dün anlattıklarımızı, şimdi kısaca bir daha gözden geçirmiş olmadık mı? Yoksa, sev­ gili dostum Timaios, yazıklanmamızı gerektiren kimi unut­ kanlıklarımız oldu mu? (4) TİMAİOS - Asla., söylediklerimiz işte bunlardı, Sok- rates.
SOKRATES - Kadınları ilgilendiren sözlere gelince: Onların yaradılışlarını erkeklerinkine benzer bir duruma getirmek, onlarınkiyle de uyumlu kılmak için, hepsine, sa­ vaş zamanında olsun, başka zamanlarda olsun, erkeklere verilen işlerden verilmesi gerektiğini anımsatmıştık. TİMAtOS - Evet, bu da tıpkı böylece söylenmişti. SOKRATES - Ya sonra çocukların dünyaya gelmele­ ri için söylediklerimiz, bu gelenek ve göreneğe öyle aykı­ rıydı ki onları kolayca anımsayabiliriz. Bütün kadınların, bütün çocukların herkesin malı olmasında karar kılmıştık. Hiç kimsenin kendisinden doğacak çocuğu kendisininmiş gibi bilmemesi; herkesin yaş bakımından kendisine kardeş olabilecekleri kardeş; kendisinden önce doğanları baba, ana; kendisinden sonra dünyaya gelenleri de çocuk, torun sayarak birbirlerini aynı soydan görmeleri için yol arama­ mış mıydık? TÎMAlOS - Evet, dediğin gibi, bunu anımsamak ko­ lay. SOKRATES - Çocukların daha doğarken olabildiğin­ ce iyi huylarla dünyaya gelmeleri için de, kadın ya da er­ kek, üstlerin, birtakım ad çekimleri hazırlayarak evlenme­ lerin uygunluğunu gizlice sağlamaları gerektiğinde uyuş­ tuğumuzu anımsamıyor muyuz? Öyle ki, iyi ya da kötü, herkes kendisine benzer bir kadınla birleşmiş olsun; aynı zamanda da bu birleşmeleri raslantıya vererek, hiç kimse onlara karşı kin besleyemesin.
SOKRATES - Bir, iki, üç. Peki ama sevgili dostum Ti- maios, (2) dünkü konuklarımdan bugün beni buraya çağ- rılayanların dördüncüsü., ya o nerede? (3) TÎMAÎOS - Sanırım rahatsızlanmış olacak, Sokrates; yoksa bu toplantıyı isteyerek kaçırmazdı. SOKRATES - Bu durumda, gelmeyenin yerini tutmak da sana ve arkadaşlarına düşüyor. TÎMAlOS - Elbette, elimizden geldiğince buna çalı­ şacağız; dün bize gösterdiğin büyük konukseverliğe kar­ şılık, aramızda kalanların da sana seve seve aynı biçimde karşılık vermelerinden daha doğru ne olabilir. SOKRATES - Öyleyse, bugün size hangi konularda konuşmayı önerdiğimi iyice anımsıyor musunuz;? TİMAÎOS - Birkaçım... Unuttuklarımız olursa, onla­ rı bize anımsatmak için de sen varsın; en doğrusu, senin ca-^ mm sıkmazsa, onları kafamıza iyice yerleştirmek için baş­ tan başlayarak kısaca yeniden gözden geçirmektir. SOKRATES - Ben de öyle yapacağım. Öyleyse, dün size devlet konusunda söylediklerim, aslına bakılırsa, şu­ na varıyordu; en iyi devlet biçimi, bence hangisidir ve kim­ lerce yürütülmelidir. TİMAİOS - Evet Sokrates, bu yönde bize söyledik­ lerin de hepimizin pek hoşuna gitmişti.