Bu kitabı okumaya başladığımda kendimi sanki Orhan Kemal’le bir çay ocağında oturmuş gibi hissettim. Çaylar gelmiş, o mahalleden birilerinin hikâyesini anlatıyor. Ama öyle sakin sakin dinlenecek bir hikâye değil bu. Adam anlatıyor, ben içimden sinir krizi geçiriyorum.
Bir ara dedim ki biz kesin açık hava sinemasındayız. Eski bir Türk filmi başlamış. Senarist “kötülük kotasını” doldurmak için mahallede kim varsa filme toplamış. Kötü adam var, kötü kadın var, entrika var… Bir tek insaf yok. Ben de elimde patlamış mısırla izliyorum ama bir yerden sonra dayanamadım. İçimden “Sizin yaptığınız insanlığa sığar mı?” diye bağırıp mısırları perdeye fırlatıp çıkasım geldi.
Yalan değil, kitabı okurken gerçekten bunları yaşadım. “Siz ne kötüsünüz!” diye başladım, sonra normalde ağzıma almayacağım sözleri zihnimden geçirirken buldum kendimi. Bütün feminist damarlarım alarm verdi. Ama kitabın en sinir bozucu tarafı şu: Kadına düşmanlık yapanın bazen yine bir kadın olması. İnsan buna kızacağını bile şaşırıyor.
Bu hikâyede en çok yanan kişi ise “el kızı” Nazan oldu. Fazla dürüst, fazla saf, fazla sessiz… Meğer bu özellikler bazı insanların yanında erdem değil, davetiye gibi algılanıyormuş. Kitap bunu tokat gibi gösteriyor.
Okurken sürekli şunu düşündüm: İnsanlar bu kadar hırslı, bu kadar bencil olmayı nasıl başarıyor? Üstelik hiçbir şey kimseye kalmıyorken… Ama gerçek hayatta da böyle insanlar var, bunu inkâr edemiyoruz.
Sanırım benim öfkem de biraz bundan. Çünkü Orhan Kemal öyle bir yazmış ki kızdığınız şey sadece bir roman değil; tanıdık, bildik bir dünya. Ve insan bazen bir kitabı bitirdiğinde hikâyeye değil, insanlığa söylenerek kapatıyor kapağını.