Sinirsel çöküşün meselesi şu ki, böyle bir şey geçirdiğiniz ne kadar bariz olursa olsun, her nasılsa size bariz görünmez. Bir şeyim yok, diye düşünürsünüz. Ne olmuş dün aralıksız yirmi dört saat televizyon izlediysem? Dağılıp gittiğim falan yok. Tembelim sadece. Stres altında olduğumuzu düşünmektense tembel olduğumuzu düşünmek neden daha iyidir, bilemiyorum. Sadece daha iyi olduğunu biliyorum. Daha iyiden de öte, hayati olduğunu.
Uğruna didindiğim her şey, onca yıllık çalışmalarım kendi adıma şu yegâne önceliği alabilmek içindi: Babam tarafından bana verilen doğrulardan fazlasını görüp deneyimlemek ve o doğruları kendi aklımı inşa etmek için kullanmak.
Zamanla edindiğim kanaate göre kendini yaratma denen şeyin merkezinde birçok fikri, birçok tarihi, birçok bakış açısını değerlendirebilme yetisi yatıyordu. Şimdi teslim olmam demek, bir savunudan çok daha fazlasını yitirmek demekti. Kendi aklımın velayetini yitirmek... Ödemem beklenen bedel buydu, şimdi anlıyordum. Babamın içimden defetmek istediği şey iblis değildi, bendim.
"Sade olabilmek de zenginlerin bir ayrıcalığıdır. Kendisinden sade diye söz edilen tek bir işçi tanıyor musun? Sadelik işçinin yaşama biçimidir zaten."
Başkalarının perişanlığını görmek beni başkalarında olduğu gibi hayata ısındırmadı; hepi topu buymuş demek, soğan ekmeğe iştahlandırmadı. Toplu eza, görmezden gelmemi sağlamadı, ölüler ve ölenler hayata bağlamadı, balığın suda kayışı da tavada yanışı da gayetle acıklı idi de ummanın buna ses çıkarmayışı niye idi?