İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu. Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın ‘gör’ deme biçimiydi.
Midesinin hemen üstünde bir ağrı vardı, tekinsiz bir düşünceyi andıran bir endişe.
Yani dünyanın kederiydi; ruha nüfuz eder, umutsuzluk yayar, öyle ki, neden kaynaklandığını arar, bulamaz insan.
“Ne kadar olacaksa o kadar olacak” dedim kendime…
Nerede yorulacağım, nerede yitireceğim hevesimi, ya da nerede uçar gibi koşacağım, nerede yüreğim ağzımda atacak, hiç düşünmedim. Beklememeyi öğretiyorum çünkü kendime. Kurmamayı, hayatın işine karışmamayı bazen. Yarının kestirilemez hallerine önceden isim takıp da, koşullamamayı kendimi.
“Her şeyi tek başına halletmeye dünden razı biri olarak, ‘Ben hallederim, merak etme’ cümlesini duymanın insana nasıl büyük bir ferahlık verdiğini ilk kez sayende öğrenmiştim.”