Kapalı büyüyen ve bu şekilde bütün tabii arzu ve ihtiyaçlarını içinde hapsetmeye mecbur olan genç kız, gayet tabii olarak, sinirli ve manen bozuk bir mahluktu. Anası onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde, ne anasının, ne babasının aklına bu kafanın içi ile de bir parça meşgul olmak düşüncesi gelmemişti. Onlar işportaya konan bir elma gibi onu
süsleyip temizlemişler, parlatmışlar, sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı. Kız yetiştirmekten de gaye bu değil miydi?
Dünyadaki en rahatsız edici sesi kendi içimizde taşırız. En ince sinirdir VİCDAN. VARLIĞI SANA, YOKLUĞU BAŞKASINA AĞIRDIR.
Güçlüdür. İnatçıdır. Vicdanın seninle konuşmaya başladığında
bütün sesler geride kalır. Sen ona kulak verene kadar susmaz,
durmaz, içini kemirir. O ses, ayakkabının içindeki taş gibidir.
Seni rahatsız etse de yok saydığın, durup çıkarmak için zaman
kaybetmek istemediğin bir şeydir... Ta ki sonunda pes edip durman
ve onu atman gerektiğini kabullenene kadar böyle devam
eder...
Sesizliğin zorbalığı, kalabalığın gürültüsünden daha boğucu oluyordu bazı anlarda. Sonra da insan içindeki sesleri bastırabileceği bir gürültünün içine atıyordu kendini. Eğer ses bulamıyorsa kendi bağırıyordu. Onu içine çekmeye çalışan sessizlikten kaçmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu...