Geçici şeylerin serabı, nesnelerin basit uykusu, hiçliğin rüyası, zamanın dipsiz anlam kuyusu, bellek denen tortu… daha nice şey sayılabilir değil mi şu gündeliğin kavurucu yalnızlığına, var oluşun nedensiz sıkıntılarına ad ve anlam bulmak için öyküler, olaylar, hayaller, açıklama yerine geçebilecek bir şeyler aranır, uydurulur, yakıştırılır, söylenir hep; kendi sözlerimizin çöplüğü şöyle üstünkörü karıştırıldığında bile, kimbilir zamana, hayata ait tözü ışığa çıkmamış neler bulunur? Diyelim ki bir şeyler düşünmediğiniz, dalgın olduğunuz bir şey yapmadan oturduğunuz bir anda hiç aklınızda yokken yıllardır unutmuşken kaç zaman öncesinden sıradan bir an bütün canlılığı ve parlaklığıyla çıkıp gelmez mi ? O zaman şaşırmaz mısınız kendinize, evet, bir zamanlar gittiğiniz bir kentte, anısının sizde hiçbir izi olmayan lokanta masası. Başka bir kentte hiçbir özelliği olmayan bir akşam köşesini döndüğünüz sokak. Bir meydan, bir evin oturma odası. Girdiğiniz herhangi bir dükkan. Her şeyin sizden habersiz ama bu kadar sizde saklanmış olması. Her şeyin ama her şeyin günün birinde bir şey olmamış gibi saklandıkları yerden çıkıp apansız gözükmesi. Bütün bunlarda öykü sanatını anlatan bir şey yok mudur?