“Şunu iyi bil dostum, dünya devrimini tek başına gerçekleştiremezsin.”
Başlığa da bir kısmını sığdırabildiğim cümle kitabın henüz ikinci sayfasında geçen, başkahramanımız Tanabay'a en yakın arkadaşı Çora tarafından söylenen bir söz. Tanabay'ın hem toyluk hem de orta yaş zamanlarını umutla, hızla ve herkesten önde giderek yaşamaya çalıştığı gerçeğini göz önünde bulundurursak, Çora ona bu sözü söylemekte oldukça haklı.
Kitap, iki farklı zaman dilinminden oluşuyor diyebiliriz. İlki kahramanımızın ve atı taypalma yorga Gülsarı'nın yaşlandığı, güçten düştüğü şimdiki zaman dilimi. İkincisi ise geri dönüş ve iç çözümleme tekniğiyle anlatılan, her ikisinin de toyluğundan olgunluk çağına açılan zaman dilimi. Eserde karışık bir biçimde sunulan bu farklı hayat çizgilerine, yeri geldiğinde Gülsarı’nın yeri geldiğinde ise Tanabay'ın hasretle ve hüzünle eskiye akan düşünceleri sayesinde şahitlik ediyoruz.
Roman, genel anlamda II.Dünya Savaşı sonrasında, komünist rejimin kolektif kalkınma gücüne inanarak, yeniden ayağa dikilmeyi umut eden fakat sonunda hüsrana uğrayan bir grup Kırgız Türkünün hikayesini anlatıyor. Söz konusu kolektif yapı, romanda önemli mekanlardan biri olan kolhoz üzerinden işleniyor. Kolhoz, Tanabay’ın yaşadığı bölgede ekonomiyi ve buna bağlı idare sistemini kontrol eden toplumsal bir kuruluş. İlk kurulduğu dönemlerde oldukça işe yarayan bu yapı giderek insanları sömüren çıkarcı, dengesiz bir sisteme dönüşüyor. Biz de başta Tanabay ve Gülsarı olmak üzere kitaptaki diğer tüm karakterlerin bu sisteme nasıl kurban gittiğini izliyoruz. Gülsarı direnişli bir özgürlükten, esarete dönüşen tutsak bir yaşamı adım adım bizlere gösterirken; Tanabay umuttan ümitsizliğe doğru yokuş süren, ağır ve zorlu bir hayatı okuyucuya yansıtıyor.
Yazar her iki karakter