Bir öykü... Hani mevsim bahara çalarken çisil çisil yağmur yağar, sokaklar ıslanmaya başlar ya, bir cadde boyunca yürürken birden ayağın kayar ve düşeyazarsın. O an yağmura bir teşekkür etmek gelir içinden. Yere daha sağlam basmanı hatırlattığı için. Bir sarsıntıyla kendine gelirsin. Dalgın olmak yok, uyuşmak yok dersin kendi kendine. Bu öykü kitabı da kaygan zeminde düşerken seni sarsan bir mevsim geçişi yağmuru... Tokatlar atmıyor, tokat şiddettendir! Sadece sarsıntı. Temkinli olmaya davet ediyor her sayfasında. Hayale değil hakikatine sağlık!
“Sahip olmak” ya da “olmak”, bütün kitap boyunca bol bol rastlaşacağınız iki kelime... Sahip olduklarımız bize neler katıyor? Eksiliyor muyuz, artıyor muyuz? Beni var kılan bana bakınca gördükleriniz mi yoksa sahiden ben miyim? Ben olmak, benim olanların toplamı mı yoksa benim olanlardan sıyrılmak mı? Her şeyi kaldırıp atınca geriye kalan o şey “ben”, “sen”, “o”... Peki kaçımızın cesareti var buna? Sevmek, bir özgürlüktür! Olmak, yeniden doğmaktır! Sahip olmak, köleleştirir!
Hepimiz Godot’yu bekliyoruz. Bazılarımız beklediğinden habersizce yaşayıp giderken, bazılarımız her an gelecek olanı beklemekte. Godot bize şu an kadar yakın, yarın kadar uzak...
Bir varoluşsal sancı daha... Yusuf Atılgan’ın okuduğum ikinci eseriydi. Aylak Adam da Anayurt Oteli de varoluş sancısıyla kıvranan iki karakteri başarılı bir şekilde işlemiş...
Dönüşüm, aslında günden güne, tanıdığımız insanlığa dökülen bir ağıt. İnsan zihninin akıl almaz bencilliği, kendi rahatı için bir başkasının gözünün yaşına bakmayışı, kendi konforunu ancak bir başkası üzerinden sağlaması ve daha niceleri... Gregor Samsa’ya gelince, kendi karanlığında kaybolmaya çalışırken, bir saat kulesinin karanlığında son nefesini veren, öldükten sonra savunulan, tıpkı yaşadığımız toplumda da binlerce örneğini gördüğümüz karakterlerden biridir. Kendimizi ne kadar da Gregor Samsa gibi hissetmişizdir, ki
m bilir...