Onu anlamamayı kabul edemiyordum. Ama Odile'i anlamak olanaksızdı, öyle sanıyorum ki, hiçbir erkek (onu sevdi mi) acı çekmeden yaşayamazdı yanında. Hatta öyle sanıyorum ki, başka türlü olsaydı, kıskançlığın ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektim (çünkü insan kıskanç doğmaz, bu hastalığa eğilimlidir, o kadar)...
Sevinçli, yaşamaktan mutlu bir Odile kadar duygulandırıcı bir şey olamazdı; sevinç için yaratıldığı öyle güçlü bir biçimde duyuluyordu ki, bunu ona vermeyince ağır bir suç işlemiş gibi görüyordu İnsan kendini. O pazar öylesine canlı, öylesine ışıltılı olduğunu gördükçe, dünkü kavgamızın gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum. Ama karımı tanıdıkça, kendisini çocuğa benzeten bir unutma yeteneği bulunduğunu daha iyi anlıyordum. Benim yaratılışıma bundan daha karşıt bir şey gösterilmezdi, benim aklım her şeye dikkat eder, her şeyi toplayıp biriktirir, iyice deftere geçirirdi. O gün, Odile için yaşam bir bardak çay, birkaç tereyağlı ekmek, taze kaymaktı. Gülümsüyordu bana, bense düşünüyordum: "Belki de insanları en çok bölen şey, kimilerinin her şeyden önce geçmişte, kimilerinin de yalnız içinde bulundukları dakikada yaşamalarıdır."