Tuğba D.

Hegel’e göre “çalışma aracılığıyla, kö­le kendi gerçekliğinin bilincine varır.” Köleliğin dışına atılan ilk adım, bağımlı kişinin, yaptığı işi kendisiyle ilişkilendirerek “ken­disine ait bir zihni olduğunu” keşfetmesidir. Bu keşfi yaptığı anda özgürleşmeye başlamış demektir. Genç Hegel’e göre toplumda özgürlük koşullarını oluşturma so­rumluluğu ezilenlere aittir; hiçbir Platonik, iyiliksever muhafız, hiçbir melek onları kurtarmaya gelmeyecektir. Tinin Görüngübilimi 'nde Hegel bu görüşü açıklığa kavuşturmuştur. Hegel bunu -kölenin kendi çalışmasının bilincine varışıyla- özgürlüğün doğuşunu tanımlayarak yapar. Ardından kölenin geçtiği özgürlük aşamalarını anlatır. Bu aşamalar dört tanedir; her bir aşamadan diğerine geçişin gerçekleşmesi, ezilen kişinin daha önce inandığı şeyi yadsımasına bağlıdır. Bu dört aşama şunlardır: Stoacılık, şüphecilik, mutsuz bilinç ve rasyonel bilinç.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kuşkusuz, paternalizmi reddedenler haklıydılar; paternalist oto­riteler, kendilerine bağımlı olanlara karşı sahte bir sevgi gösterirler. Sahte bir sevgi, çünkü lider, kendisine bağımlı olanların bakımını kendisinin çıkarlarına hizmet ettikleri sürece üstlenir. Patrimoniyal bir otoriteden farklı olarak, paternalist bir otorite, kendisine bağım­lı olanlara kendi kaynaklarını bir lütuf gibi sunar. Bu lütfun koşul­larıysa tümüyle kendi denetimindedir.
Her bunalım, kişinin daha önce inandığı şeye inanmamasıyla başlar.
Her insanın yaşamında erişkinliğe ulaşmasıyla birlikte muazzam bir kopuş yaşa­ması zorunludur; çocukluk deneyimleri rasyonel yetişkin davranış­larına yol gösteremez.
Kapitalizmin erken evrelerinde Locke’un görüşleri en somut bi­çimde gerçekleşmişti. İngiltere ve Fransa’daki devlet bürokrasisi­nin geniş kesimleri devralınan statüler yerine modern anlamda bü­rokratik makamlara dönüşmüştü. Yaşam çevrimindeki büyük ko­puş, ev ve işyerinin gitgide ayrılmasıyla gerçekleşti. Ortaçağda atölyelerin ve ticarethanelerin fiziksel olarak evlerde oluşuna ve babanın ailenin diğer üyelerinin patronu konumunda bulunmasına karşılık, XVIII. yüzyıl sonlarında hızla büyüyen işletmeler, akraba olmayan çok sayıda insanın bir arada bulunduğu ve insanların aile birimlerinin parçası olarak değil de bağımsız bireyler olarak çalış­tığı geniş semtlere taşındı. Bu büyük kopuş, tarım emekçisi kitlelerin yaşamlarında da gözlendi. Toprağın özel mülk olarak çitlerle çevrilmesi çok sayıda göçebe tarım işçisi, ortakçı ve kiracı köylü yarattı; bunlar da aile birimlerinin parçası değil de bağımsız birey­ler olarak çalışmaya yöneldiler. Köylü kitlelerinin toprak kiracısı olduğu Fransa’da vergideki her artış gençlerin babalarının toprağında çalışmaktan kaçmasına ve daha ucuza da olsa kendi hesapla­rına çalışabilecekleri başka bir komüne ya da hatta başka bir ile gitmesine neden oluyordu. Tüm bu maddi değişiklikler babadan kalan mirası, dolayısıyla patrimoniyalizmi tüketiyordu.