Atatürk özellikle 1928 -1938 arası on yılda en büyük enerjisini bu işe verdi. Kendi bir mektubunda yazdığı gibi geceleri dil meseleleri ile uğraşıyor, gündüzleri ise kendi başına iki üç saatini bu işe ayınyordu. Neden?
Çünkü, Türk demek; dil demektir. Türklüğün en temel taşı Türkçe'dir. Türk, Türk'üm diyen ve her yönüyle, her şeyden önce Türkçe konuşandır.
İkide bir işimize karışan batılılara gelince; önce bu batılıları tarihleriyle, ayıplan ve gerçek niyetleri ile iyi tanımamız gerekir. Onları gözümüzde büyütmemeli, zayıf taraflarını da iyi bilmeliyiz. Bize "İnsan Hakları" dersini kim veriyor? Almanların daha 50 yıl önce Musevilere, bugün Türklere yaptığına bakınız. İngilizlerin İrlanda'da yaptığını Türk hiçbir yerde yapmamıştır. Ya ABD? Amerika yerlilerinin uğradığı soykırım ve kültürel soykırım bugün dahi süregelmektedir. Ya kendini büyük vehmeden Fransa? Kendi içindeki ve Cezayir'deki Müslüman ahaliye yapmadığı kalmıyor. Böyle ülkelerden gelip de hükümet mensuplarımıza ders vermeye kalkanlar önünde özür diler tavırlar takınan hatta onların gözüne girmeye çalışan onuru eksik kişilere, artık bu milletin tahammülü kalmamıştır. Yakın gelecekteki onurlu yetkililerimiz batıdan gelenlere
cevaben kibarca Batı Trakya'dan, Kerkük'ten, Bosna ve Çeçenistan'dan bahsedeceklerdir. O da yetmezse kendilerine gülümseyerek İrlanda, Cezayir, Seminol, Navaha gibi kavimler hakkında sorular yöneltilecektir. İçin için bize olan saygıları da artar. Çünkü insanoğlunun tabiatı böyledir.
Bir de yıllardır dikkat ederim; dış basın - yayında, bilimsellik taslayanlar dahil dış kaynaklarda ne zaman Türklerin sanata, edebiyata, felsefeye, yönetime, insanlığa, İslâm öncesi olsun, islâmiyet'e girişten sonra olsun inkâr edilemeyecek kadar büyük katkılarından bahsetmek zorunluluğu doğsa, bu batılı, bağnaz yazarlar, bir türlü şuna adını koyup "Türk" diyemez, düpedüz Türk'ün eserlerini "Moğol", "Çin", o da olmadı yalnızca coğrafi ad, "Orta Asya", daha sonrakileri de "Arap" veya "Fars" diye geçiştirirler.