Sonra, îmânın hilafına, nifakta tereddüd vardır. Yani münafık olan kimse, kat’î bir hüküm sahibi değildir. Bu ise sebâtsızlığı intâc eder. Bu da mesleksizliği, bu dahi emniyetsizliği tevlid eder. Bu ise (kanûnen maznünların hergün isbât-ı vücüd etmeleri lüzûmu gibi) daima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini îcâb ettirir. Kur'ân-ı Kerim bu silsileye قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ ile işaret etmiştir. Yani, "Bizler sizinle beraberiz" diye ahidlerini tecdid ediyorlar.
Sonra nifak, îmânın aksine, akraba ve saireler arasındaki sıla-i rahmi kat' eder, keser. Bu ise şefkati izâle eder. Şefkatin zevāli ise ifsādāta sebeb olur. İfsåddan fitne çıkar. Fitneden hıyânet doğar. Hıyânet dahi za'fiyeti mūcibdir. Za'fiyet de himaye edecek bir zahîre, bir arkaya ilticâ etmeğe icbâr eder. Kur'ân-ı Kerim buna إِلَى شَيَاطِينِهِمْ ile işaret etmiştir. Yani, "Şeytanlaına kaçıp himâyelerine giriyorlar."
Sonra nifak, îmânın hilafına, kalbleri ifsad eder. Kalbin fesâdı ise, yetîmliği intac eder. Yani, bozuk olan bir kalb kendisini sahibsiz, mâliksiz, yetîm bilir. Bundan korku neş'et eder. Korku da onu kaçıp gizlenmeğe icbâr eder. Kur'an şu hallerine وَإِذَا خَلَوْا ile işaret etmiştir. Yani, "Kaçıp halvetlere gittikleri zaman..."