Gustave Flaubert’in başyapıtı Madame Bovary, Emma karakterinin evlilikle başlayan ve kendi sonuna uzanan o trajik yolculuğunu, yazarın tarafsız ve yargılamadan uzak kalemiyle önümüze seriyor. Flaubert, Emma’nın hayatını bize sunarken, hüküm verme görevini tamamen okuyucuya bırakıyor.
Emma, sıradanlığın ve rutinin boğucu dünyasına tahammülü olmayan, zihninde kurguladığı o coşkulu hayatı gerçeklikte bulmaya çalışan bir karakter. Ancak Charles ile yaptığı evlilik, onun hayallerindeki o renkli dünyanın yanında oldukça "siyah beyaz" kalıyor. Zamanla bu tatminsizlik, yerini çevresine ve en başta Charles’a karşı büyüyen bir küçümsemeye, ardından da derin bir huzursuzluğa bırakıyor.
Emma, arzuladığı o "büyük aşkı" dış dünyada, başka erkeklerin kollarında bulabileceğine inanıyor. Ancak yaşadığı ilişkiler, arayışının doğası gereği hep aynı döngüye hapsoluyor: Heyecanlı bir başlangıç, tutkulu sözcükler ve büyük gelecek planları... Fakat gerçeklik aynasıyla karşılaştığında, tüm bu yakınlaşmalar kısa sürede fiziksel birer tatminden öteye gidemiyor. Her seferinde "belki bu sefer dersini almıştır, rutinin aslında huzurlu bir nimet olduğunu anlamıştır" diye düşünürken, Emma’nın doyumsuz ruhu onu yeniden yeni heyecanların peşinden sürüklüyor.
Madame Bovary, aslında bizi insanın kendi mutsuzluğunu nasıl elleriyle inşa ettiğini izlemeye zorlayan, çarpıcı bir karakter portresi.