2026’ya girerken elimdeki başka bir kitap henüz bitmemişti ama yine de kitaplığımda uzun zamandır, belki yıllardır duran meşhur Alamut’a kayıtsız kalamadım. Okumaya başlamamla birlikte diğer kitap giderek ikinci planda kaldı; Alamut ise adeta bir çırpıda bitti.
Şimdiye kadar okuduğum onca roman arasında bambaşka bir yerde duruyor. Olağanüstü kurgusu, acımasız gerçekçiliği ve insanı varoluşsal sancılara iten eleştirel felsefesiyle… Kitap bittikten sonra “Ben az önce ne okudum?” diye düşündüren nadir eserlerden biri. Kalınlığı gözünüzü korkutmasın; hayran kalacaksınız
Bana deseler ki Zülfü Livaneli’nin en çok hangi kitabını sevdin, hiç düşünmeden Serenad derim. Diğerleri bir yana Serenad bir yana ... Ama artık bu soru tekrar gelse cevabım iki kitaptan oluşur: Serenad ve Leyla’nın Evi.
Zülfü Livaneli’nin eserleri ile tanışmış ve sevmiş herkesin bu kitabı da mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. Sayfalarda ilerledikçe göç, aidiyet ve kayıp duyguları insanın içine yavaş yavaş işliyor.
Leyla’nın ailesinin geçmişte yaşadığı trajediler, tıpkı bir gölge gibi onun da hayatına sirayet ediyor. Ama buna rağmen Leyla; güçlü duruşu, zarif kişiliği ve hayata karşı dimdik durabilmesiyle okura umut veren bir karakter olarak kalıyor.
Okurken zaman zaman içim burkuldu, zaman zaman hayranlık duydum. Leyla, ömrünün son yıllarında bile başkalarına ışık olabilmiş, insana yol gösteren nadir karakterlerden biri.