Bu kitap, bir ailenin birkaç kuşak boyunca süren hayat öyküsünü; evlilikleri, kayıpları, gündelik alışkanlıkları ve dönemin tarihsel arka planıyla birlikte aktarıyor. Bu yönüyle okura bir aile kroniği ve tanıklık metni sunuyor. Yaşanmışlıkların sade ve süssüz biçimde kayda geçirilmesi, yazarın bilinçli bir tercihi olarak okunabilir.
Ancak metnin temel meselesi tam da burada belirginleşiyor: Anlatım, büyük ölçüde gözlemci ve mesafeli bir çizgide ilerliyor. Karakterler tanıtılıyor, olaylar sıralanıyor; fakat bu yaşantıların anlatıcıda ya da okurda bıraktığı duygusal ve zihinsel iz derinleştirilmiyor. Anneye, babaya, eşe ya da kayıplara dair güçlü bir iç sesle karşılaşmıyoruz; yazar çoğunlukla olup biteni kaydetmekle yetiniyor.
Bu tercih, metni yer yer bir tarih defteri ya da rapor anlatımı hissine yaklaştırıyor. Duyguya, dilsel yoğunluğa ya da edebi risklere alan açılmadığı için anlatım, sayfalar ilerledikçe tekdüze bir ritme bürünüyor. Farklı anlatım teknikleri (mektup, iç monolog, diyalog yoğunluğu gibi) kullanılmadığından, dil uzun süre aynı düzlemde kalıyor.
Elbette bu, metnin “kötü” olduğu anlamına gelmiyor. Yazarın amacı dramatize etmek değil; gündelik hayatın olağan akışı içinde, insanların büyük kırılmaları bile çoğu zaman sessizce yaşadığını göstermek. Ancak edebiyattan beklentisi kurgu, dil işçiliği, düşünsel derinlik ve kalıcılık olan bir okur için bu yaklaşım yeterli karşılığı bulmayabilir.
Bu kitap okunduktan sonra “ne anlatıldı”dan çok, “nasıl anlatıldı” sorusu akılda kalıyor. Ve cevap şu oluyor: Sade, mesafeli, bilinçli ama duygusal olarak sınırlı bir anlatımla. Bu nedenle eser, anlaşılmış ve saygı duyulmuş olsa da, okurda güçlü bir iz bırakmadan tamamlanıyor. Bir ailenin hayatına, geçen yıllar içindeki aile üyelerinin başına gelenlere, tanıklık etmek