Yazma ediminin taşıdığı otorite “Ben”in desteğine, yani onu yazan yazarın sesine dayanır. Bununla birlikte bizler, kendi dilinin ve kendi kimliğinin eleştirisini kendi içinde barındıran bir söylemin sakinleriyiz. Çünkü yazıdaki seyahat, tabii zırvalama ya da sessizlikle sonuçlanmadığı sürece, aynı zamanda bir geri dönüşe işaret eder. Burada hem bir şeyler yitirilir hem de bir şeyler kazanılır.
"Yazmak, tıpkı kendi kurallarını bozan bir oyun gibi, dile bir [nesne olan] “ben” sokmakla değil de dilin doğasının gerektirdiği gibi, [özne olan] “ben” sürekli gelip giderken, [nesne olan] “ben”in ortadan kalktığı bir açılış yaratmakla ilgilendiği söylenebilecek kesintisiz bir süreçtir."
Yazmak,
kendiliklerimiz ile kimliğimizi tanımlayan bağlamlar arasına belli bir mesafe koymayı içerir. Dolayısıyla da yazmak, her ne kadar emperyalist bir hareket gibi (çünkü yazmak, algı, iktidar ve bilgi için bir güzergâh, bir mecra ve sınırlı ve geçici de olsa bir toprak ve ülke kurma girişimidir) görünse de, tahakkümün reddini barındırabilir ve geçici bir iz olarak, bir öneri olarak algılanabilir:
Bir armağan olarak, kendiliklerimizdeki ve mukimi olduğumuz dünyadaki bir açılımı ortaya çıkarmaya soyunan dilin gizemli bir armağanı olarak.
Tıpkı seyahatin müphemliğinde olduğu gibi, bilinen malzemelerden -bir dilden, bir sözlükten, bir söylemden, bir dizi arşivden- yola çıkar ama öngörülmemiş ve bilinmez bir olanağın kapısını açacağı umuduyla, hareketinin sınırlarından, geçiş deneyiminden bir artıdeğer, bir fazlalık çekip çıkarmaya uğraşır.
Başka yerlerden gelmek, “buralı'' değil de “oralı” olmak ve dolayısıyla da aynı anda hem
“içeride" hem de “dışarıda” olmak, tarihlerin ve hafızaların kesiştiği yerlerde yaşamaktır; bu tarih ve hafızaların hem ilk çözülüş ve dağılışını, hem de keşfedilen yollar boyunca yeni ve daha geniş düzenlemelere tercüme edilişini deneyimlemektir. Bu, aynı anda hem güçsüzlüğün dilleriyle hem de heterotopik' geleceklerin potansiyel içerimleriyle karşı karşıya kalmaktır.
Geleneğin anavatanından kopmuş ve sürekli meydan okunan bir kimliği yaşayan yabancıdan, dört bir yana saçılmış bir tarihsel miras ile heterojen bir şimdiki zaman arasındaki sonu gelmeyen bir tartışmada kendisini hep evinde hissetmesi beklenir. Böyle bir yabancı, bir amblemdir. İçinde yaşadığımız zamanı sorgulayan bir mevcudiyettir. Çünkü yabancı, “düzenin inşa edilirken içine yerleştirilen ikili sınıflandırmaları” tehdit eder ve bizi müphemliğin tekin olmayan yer değiştirmesiyle tanıştırır.
Var olmakta inat eden, silinemeyen ve beni kendimden çıkarıp ötekine yaklaştıran bir mevcudiyettir. “Kendimi kurtaramayacağım bir yükümlülük anlamına gelen ve örtbas edilemeyen yabancılık” karşısında beni yükümlü kılan öteki yüzün ısrarıdır.
Göçerlik, sürekli değişime maruz kalan dilde, tarihlerde ve kimliklerde ikamet etmeyi gerektirir. Varılan her yerin bir geçiş yeri olduğu göçte eve dönmek - hikâyeyi noktalamak, eve giden bir kestirme bulmak- gibi bir umudun gerçekleşmesi imkânsız hale gelir. Tarih tarihlere yol verir, tıpkı Batı’nın dünyaya yol vermesi gibi.
Başka bir ülkede yaşamak demektir.