"Okuduğum şeylere ya da tabiatı sevenlerden duyduğuma göre, günlük yaşantının akışı içinde sevmek gerekiyordu tabiatı. Son günlerdeki yaşantım içinde bu yaşamı sağlamak da oldukça zordu. Tabiattan, payıma düşen çok az şey kalmıştı. Ömrümü eşya ile geçiriyordum. Eşyayı da sevmiyordum galiba. Daha doğrusu, eşyayı insanlarla bir tutuyordum. İkisiyle de aramda, yalnız benim bildiğim ve başkalarına açıklanması güç meseleler vardı."
Oğuz Atay denince akla ilk Tutunamayanlar eseri geliyor biliyorum. Benim de öyle. Çünkü lise yıllarımdan bu yana kitaplıktan alıp okumaya başlayıp belli bir yerde bıraktığım bir kitaptır Tutunamayanlar. O kitabı okuyup bitiremedikçe yazarın başka kitaplarını da okuyamadım. Ancak yazarın başka eserlerdeki dilini de merak ettiğimden sonunda bu ay Korkuyu Beklerken kitabını okumak istedim.
Korkuyu Beklerken Oğuz Atay'ın sekiz öyküsünden oluşan bir kitap. Öykülerdeki kişiler sadece çevresine değil bazen kendine de yabancılaşan kişiler. Kimisi yalnızlığı tercih etmiş, kimisi yalnızlığa itilmiş. Bu öyküleri okurken her karakterin sanki beni duyun dercesine kendi hikayelerini anlattığını fark ettim. Sanki ailelerine, yaşadıkları sosyal çevreye, aşık oldukları kişilere anlatamadıklarını yazar aracılığıyla okuyucuya anlatmışlar.
Kitabı okumadan önce biraz araştırdığımda yavaş yavaş okunması gerektiğini söyleyenler olmuş. Ancak ben birkaç günde okudum. Tabii bunda yazarın Tutunamayanlar'daki diline benzemeyen akıcı bir dil kullanmasının da etkisi vardır. Belki bir gün burda Tutunamayanlar'ı da yorumlarım kim bilir?
Yıllar önce arkadaşımdan ödünç alarak okumuştum bu kitabı. O zamanlar da çok beğenmiştim. Bir süredir her ay eskiden okuduğum ya da yarım bıraktığım kitapları tekrar okuyorum. Bu ay Bin Muhteşem Güneş'i okumak istedim. Sanki ilk kez okuyormuş gibi bir çırpıda okudum kitabı. Bu haftabaşı okumaya başladığımda haftasonuna kadar bitiririm demiştim, iki günde okudum.
Bin Muhteşem Güneş'te dönemin sosyal, siyasal olayları arkada fonda akıp giderken başrolde iki kadın yer alıyor. Meryem ve Leyla. Meryem'in hikayesiyle başlıyor kitap. Evlilik dışı dünyaya gelen ve annesiyle küçük bir kulübede yaşayan Meryem her hafta onu ziyarete gelen babasının yolunu gözler. Babasının o bir tek gün dışındaki hayatını çok merak eder. Ancak gerçekler düşündüğü kadar tozpembe değildir. Hiç tanımadığı ve yaşça ondan büyük bir adamla evlendirilir Meryem. Gittiği uzak şehirde oturduğu mahallede bir kız çocuğu doğar. Leyla.
Leyla'nın çocukluğu Meryem'inkine göre biraz daha iyi koşullarda geçse de ülkede yaşanan olaylardan dolayı anne babasını kaybettiğinde ona Meryem ve kocası sahip çıkar. Ancak Meryem'in kocasının başka planları vardır. Böylece bu iki kadının ortak hikayeleri başlar. Bin Muhteşem Güneş yaşadıkları zorluklarla büyüp olgunlaşan, birbirlerinin kardeşi, tek dayanağı olan iki kadının ve arkafonda bahsedilen Kabil'in hikayesi.
Kitabın ismi 17.yüzyılda yaşamış Pers şairi, Saib-i Tebrizi’nin Kabil hakkında yazdığı şiirinden geliyor. Alıntıyı kitapta da geçen bu şiirden yapıyorum.