"Dediler ki sevdiğin ölünce kalbinde kırk mum yanar, her gün biri söner. Kırkıncı gün hepsi söner, biri bekler. O tek mum ebediyen yanar, acını o tek mum tutar. Ben buna inandım. Hayalimde otuz dokuz mum söndürdüm her gece üfleyerek, içimdeki cılız nefeslerle. Göğsümdeki sızı hafifler, kalbim tekrar toplanır, ciğerime derin bir nefes girer diye kırk gün bekledim. Geçtiğimiz kırk gün, bugünü bekledim. Sabah uyandım, kendimi yokladım. Öğlen tekrar baktım. Kırkıncı ikindiyi beklerken kırkikindi yağmurları boşandı gözlerimden. Gecesini bekledim ve de gece yarısını. Hiçbir şey olmadı. Yalanınız batsın dedim. İçimde tek bir mum kakacaktı hani; peki ne, bu yürekteki bin dönümlük orman yangını?"
Bazı kitaplar bana karşımda biri anlatıyormuş ben dinliyormuşum hissi verir. Bu kitap da onlardan biri oldu benim için. İçindeki öyküler bizden, içimizden şeyleri anlatıyor. Hepimizin bir yerlerden kulağına çalan, bazen direkt anlatılan, bazen anlatıla anlatıla değişikliğe uğrayan komşumuzdan, akrabamızdan, bakkaldan, berberden, dolmuş şoföründen duyduğumuz hikayeler vardır ya, işte biraz onlara, biraz da nenelerimizin, yaşlı teyzelerimizin gel sana bir hikaye anlatayım diyip anlattıklarına benziyor bu kitaptaki öyküler. İki günde okudum bitti.