“Diyorsunuz ki, “Taşımak zor yaşamı.” Yoksa neye yarardı sabahları gururlu olup da akşamları teslim oluşunuz?
Taşımak zordur yaşamı; ama bu kadar çıtkırıldım olmayın siz de!
Hepimiz şirin, dayanıklı eşekleriz, erkeğiyle dişisiyle.
Nedir ortak yanımız, üzerinde bir çiy tanesi durduğu için titreyen bir gül goncasıyla?
Doğrudur: severiz yaşamı, yaşama değil de, sevmeye alışkın olduğumuz için.
Her zaman biraz çılgınlık vardır aşkta. Ama her zaman biraz da akıl vardır çılgınlıkta.
Ben ki yaşamla aram iyidir, bana bile kelebekler, sabun köpükleri ve kimlerse onlara karşılık düşen insanlar, mutluluktan en iyi anlayanlar gibi görünüyor.
Bu hafif, budala, narin küçük canların kanat çırptığını görmek — Zerdüşt’ü ağlamaya ve şarkı söylemeye itiyor bu.
İnanacak olsaydım, dans etmesini bilen bir tanrıya inanırdım.
Ve şeytanımı gördüğümde, onu ciddi, sağlam, derin, vakur buldum: ağırlığın ruhuydu o — onun sayesinde düşer tüm şeyler.
Öfkeyle değil, gülmeyle öldürür insan. Hadi, öldürelim ağırlığın ruhunu!
Yürümeyi öğrendim: o zamandan beri koşuşturuyorum.
Uçmayı öğrendim: o zamandan beri kimse itmeden havalanıyorum.
Hafifim şimdi, uçuyorum şimdi, kendimle baş başa görüyorum kendimi, şimdi bir tanrı dans ediyor bende.”