eski diyarlardan bir gezgine rastladım.
iki büyük ve çıplak taş bacak dedi,
çölde dikili duruyor.
yanında, kumların üzerinde
yarı gömülü, parçalanmış bir baş duruyor.
onaylamayan kaşları,
soğuk ve alaycı gülümsemesi.
belli ki heykeltraşı onu çok iyi yakalamış.
öykünen eli ve besleyen yüreği ile
o cansız şeylere öyle bir damgalamış ki tutkuları,
bu güne kadar dayanmayı başarmış.
kaidesinde şu sözler yazıyor:
"benim adım ozymandias, kralların kralı.
eserlerime bak ey güç sahibi, ve kederlen!"
geriye başka hiç bir şey kalmamış.
o yokolmakta olan devasa harabenin etrafında ise
sınırsız ve çıplak,
yalnız ve dümdüz kumlar uzaklara doğru uzanıyor.
I met a traveller from an antique land
Who said: “Two vast and trunkless legs of stone
Stand in the desert.. Near them, on the sand,
Half sunk, a shattered visage lies, whose frown,
And wrinkled lip, and sneer of cold command,
Tell that its sculptor well those passions read
Which yet survive, stamped on these lifeless things,
The hand that mocked them, and the heart that fed:
And on the pedestal these words appear:
‘My name is Ozymandias, king of kings:
Look on my works, ye Mighty, and despair!’
Nothing beside remains. Round the decay
Of that colossal wreck, boundless and bare
The lone and level sands stretch far away.”
erkekliğinin ağzımı yavaşça doldurmasını bekleyeceğim,
dudaklarımın arasına girip dilime dayanacak,
tükürüğüm teninde eline kadar akacak, öpücüğüm
ve elin, iç içe, erkekliğinde