Her açıdan açık olan ya da birkaç kanıtla kısaca açıklanabilecek konularda bile uzun uzadıya kanıtlar isteyen biri, tam anlamıyla yeteneksiz ve kalın kafalıdır.
Musonius Rufus’un günümüze ulaşan bir eseri yok; elimizdeki metinler öğrencilerinin onun derslerinden tuttukları notlardan oluşuyor. Epiktetos’u okurken adına rastladığım ve bu vesileyle tanıdığım Rufus, Antik Çağ filozofları arasında önemli bir yere sahip olarak anılıyor. Kitabı okurken M.S. 1. yüzyılda yaşamış bir düşünürün bu denli ileri ve cesur fikirler ortaya koymuş olması gerçekten hayranlık uyandırıcı. Özellikle kadınların da erkekler kadar felsefe eğitimi alması gerektiğini savunması, dönemi göz önünde alındıığında oldukça dikkat çekici. Bu yaklaşım hem entelektüel cesaretinin hem de düşüncelerindeki tutarlılığın bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.
Lüks ve sade yaşam üzerine görüşleri de oldukça etkileyici. Rufus'a göre insanın gerçekten ihtiyaç duyduğu şeyler kolay ulaşılabilir, ucuz ve işlevsel olanlar. Lüks ise insanı zayıflatır diyor buna karşılık basit yaşam zihni güçlendirir. Bu bakış açısı, günümüz tüketim kültürüyle karşılaştırıldığında daha da anlam kazanıyor. Öğreneceğimiz çok şey var...
Beslenme konusundaki düşünceleri de aynı doğrultuda. Ölçülülüğü savunan Rufus, et tüketimine karşı çıkarak sade ve disiplinli bir yaşamı teşvik eder. Bu tutum yalnızca fiziksel değil, ahlaki ve zihinsel bir arınma fikrini de içerir. Ayrıca oburluğu bir zayıflık olarak değerlendirir, yemenin hayatta kalmak için olması gerektiğini vurgular. Basit ve kolay hazırlanabilen yiyecekleri önerirken, yeme eyleminin bir haz arayışına dönüştürülmemesi gerektiğini savunur.
Bu metin yalnızca Stoacı düşünceyi anlamak açısından değil günlük hayata uygulanabilir bir yaşam felsefesi sunması bakımından da oldukça değerli. Rufus’un iki bin yıl öncesinden gelen sesi, bugün -hala- bizi sadeleşmeye ve ölçülülüğe çağırıyor.
Kierkegaard’ın İncil’de yer alan Dağ Vaazı’nı temel alarak yazdığı bu kısa kitap, bir öğretici olarak karşımıza çıkıyor. Kuş ve zambağın yaşantısının insanlığa uyarlanmasıyla —yani sessizlikle, yani sevinçle, yani an ile ve elbette Tanrı’ya duyulan sevgi ve güvenle— yaşamanın, insanı kaygılarından ve büyük ölçüde kendi yarattığı ıstıraptan kurtarabileceğini savunuyor.
Kitabı bir kez daha bitirirken, Kierkegaard’ın ölümünden hemen önce sarf ettiği söylenen şu sözler zihnimde yankılandı: “… benim yaşamım, başkalarının bilemediği ve kavrayamadığı büyük bir ıstıraptı. Her şey gurur ve kibir gibi görünüyordu; ama öyle değildi. Tenimde dikenimi taşıyordum…”
Beklediğinden daha uzun yaşamış, fakat henüz 42 yaşındayken ölümü tatmış olan Søren’in bu sözleri, onun ıstırabını hiç dindirememiş olduğunu düşündürüyor insana. Melankolisi onu hiç terk etmedi; öyle sanıyorum ki onun da en çok sadakat gösterdiği şey buydu. Istırap, kimliği gibiydi onun.
Gıyabında çok şey düşünüyorum, söylüyorum.... umarım başka bir alemde karşılaşırız.