Heda

Heda
Modern bir diyarda antik hayaller...
Fernanda'ya hak verdiğim dakikalar
Aureliano Segundo, ancak ertesi sabah kahvaltısından sonra, yağmurun sesini bastıran ve ondan daha akıcı olan zırıltıdan rahatsız olduğu zaman, durumun farkına vardı. Sinirine dokunan dırıltıyı Fernanda çıkarıyordu. Kendisini kraliçe olmak için yetiştirdiklerini, sonunda bu deliler evinde hizmetçi olup çıktığını, kendisi dağılmaya yüz tutmuş bu evi ayakta tutmak için canını tüketirken, kocası olacak o tembel, o sefih, o ahlaksız herifin sırtüstü yatıp gökten ekmek yağsın diye beklediğini söyleyerek evin içinde dolanıyordu. Yapılacak yığınla iş vardı, artık burasına gelmişti, dayanamıyordu, gün doğuşundan gece yatana dek onarılacak, yapılacak bir alay şey oluyordu, gece yatağa girerken yorgunluktan gözleri batıyordu da bir Tanrı'nın kulu çıkıp da ona, "Günaydın Fernanda, nasılsın, iyi uyuyabildin mi?" diye sormuyordu. Neden böylesine sararıp solduğunu, sabahları kalktığında neden gözlerinin çevresinde mor halkalar olduğunu laf olsun diye bile soran çıkmıyordu. Zaten kendisini her zaman bir baş belası olarak, bir budala olarak gören, arkasından fısıl fısıl konuşan bu aileden daha başka ne beklenirdi ki? Onunla alay ediyorlar, kilise faresi diyorlar, kokona diyorlar, çok bilmiş diyorlar, düzenbaz diyorlardı. Tanrı günahlarını bağışlasın, Amaranta bile, onun kendi bokunu çomaklayan biri olduğunu söylemiş, Tanrı günah yazmasın, bu sözleri ağzına almıştı. Fernanda, yüreğinde Tanrı korkusu olduğu için, bütün bunlara dayanmıştı, ama o José Arcadio Segundo olacak alçak, evlerine bu kabız kadının, bu kendini beğenmiş dağlının ayak bastığı günden beri ailenin felaketten kurtulamadığını söyleyince artık dayanamamıştı. Tanrı yardımcımız olsun, ne biçim sözlerdi bunlar, hükümetin işçileri öldürtmek için gönderdiği dağlıların tohumundan olma bir kız demişti, hem de kendisine, Alba
Reklam
Albayın savaşta neler duyduğunu anlatmak için öyle uzun uzun konuşmuş olmasına anlam veremiyordu. Çünkü bir tek söz yeterliydi: korku.
"Ne tuhaf bir adam," dedi. "İnsan yüzüne bakınca yakında öleceğini anlıyor."
“Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır. O da hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar.”

Ömer

@EndlessPages
·
Hayatın en tuhaf yanlarından biri, kimi zaman insanla­rın sonsuza dek yaşayacaklarından oldukça emin olmaları­dır.
Edebiyat
Yıllar yılı Tanrı'dan dilediği tek şey, kendi canını Rebeca'dan önce almamasını istemek oldu. Rebeca'nın evinin önünden her geçişte, evin biraz daha çöktüğünü görüyor ve Tanrı dileğini kabul ediyor diye içi rahat ediyordu. Bir gün verandada dikiş dikerken birden içine doğdu, kendisi yine aynı yerde, aynı ışıkta otururken, Rebeca'nın ölüm haberini getirecekleri duygusuna kapıldı. Ve tıpkı mektup bekler gibi, oturup bu haberi beklemeye başladı. Kimi zaman eli boş kalıp da bekleyiş daha uzun ve üzücü olmasın diye, düğmelerini kopartır, yeni baştan dikerdi. Evdekilerden hiçbiri Amaranta'nın özene bezene Rebeca'ya kefen diktiğini anlayamadılar. Daha sonraları Aureliano Triste, Rebeca'yı nasıl gördüğünü, derisinin kayış gibi olduğunu, kafasında üç tel sarı saç kaldığını, bu haliyle hayalete benzediğini anlattığı zaman, Amaranta hiç şaşırmadı. Çünkü delikanlının anlattıkları, kendi kafasında kurduğu görüntüden farksızdı. Rebeca'nın cesedini güzelleştirmeye karar verdi. Yüzündeki kırışıklıkları parafinle örtecek, ermiş heykellerinin saçlarından ona peruka yapacaktı. Keten dokuma kefeniyle çok harikulade bir ceset çıkaracaktı ortaya. Tabutun içini tüylü kadifeyle kaplatacak, kenarlarına mor şeritler çevirecekti. Sonra büyük bir cenaze töreniyle tabutu ve Rebeca'yı kurtlara yem diye sunacaktı. Bunları öylesine büyük bir nefretle tasarladı ki, kendi kurgularını düşündükçe ürperiyordu. Amaranta, sevgi yüzünden böyle bir saplantıya girseydi, yine her şeyi böylesine tasarlardı. Kargaşalıkta hiçbir şeyi unutmamak için cenaze töreninin bütün ayrıntılarını kusursuz biçimde hazırlıyordu.
Reklam