"Yanılıyorsun! Benim kusurum olmaz mı hiç? Elbette vardı kusurum! Katledilen o Boşnaklar gibi benim de vardı kusurum. Ben de tıpkı onlar gibi kusurluydum! Bir kere Müslüman Boşnak'tım. En büyük kusurum bu! Sonra kendi halinde biriydim. Bu da ikinci kusurum! Ve en acısı... en acısı da sahipsiz bir milletin ferdiydim. Bu da üçüncü kusurum! Şimdi söyle bana, benim kusurum hiç yok mu?.."
"İnşallah," dedi Nidara, "bu tabanca kılıfından çıkıp bir daha patlamaz. Biz de huzur içinde yaşayıp gideriz."
Birden acı acı gülümsedim.
"Nereden biliyorsun abla? Kim bilir belki de huzur içinde yaşamamız bu tabancanın patlamasına bağlı son bir defa."
"Zaten olamaz da... bu söylediklerim yalan olamaz doktor bey. Neden mi? Çünkü benim varlığım hem Sırpların yalanını hem de Birleşmiş Milletler'in varlığını çürütüyor. Bu yüzden söylediklerim yalan olamaz. Şimdi bir kez daha soruyorum size... bir kez daha doktor bey! Şayet kötüler iyilere karşı üst üste zafer kazanıyorsa, insanlık nerede kaldı? Birleşmiş Milletler nerede kaldı? Düşünün ki yakın gelecekte, soykırım esnasına yaşanan bu tecavüzler hakkında tanıklık edecek hiç kimse kalmayacak. Yıllardan beri adalet nerede peki? Soruyorun işte... soruyorum size, soruyorum herkese... adalet nerede?"
Doktor Faris sorularım karşısında küçüldükçe küçüldü, sanki bir kağıt gibi buruştu. Hiç kıpırdamıyordu. Onun böyle sustuğunu görünce konuşmama devam ettim:
"Dünya benim çektiğim ıstırabı, hüznü, korkuyu, uğradığım adaletsizliği, hatta terk edilmişliğimi bugün bile bilmiyor. Çünkü kulaklarını tıkamışlar, gerçekleri duymak istemiyorlar. Onlar sadece her 11 Temmuz'da o timsah gözyaşlarını akıtmasını biliyor. Ama şahsen adaletin hâlâ yerini bulmadığına şahit olmak, soykırımın bende yol açtığı yaradan daha büyük bir yara. Zaten bir piçe ve hiçe kim kulak verir ki? Yalan mı bütün bunlar doktor bey, yalan mı?"