'..Tedrisat bir ahmaklaştırma harekatına döner, binlerce lise mezunu hayatlarında bir kitabın sahifeleri arasında gezinmeksizin yaşar; kendilerine ezberletilmiş olan derslerin dışına milim taşmadan, hiç soru sormadan... Beyin yıkama çarkları arasında öğütülen insanlar, insanlık durumundan papağanlık durumuna doğru bir tenzil-i rütbeye uğratılırlar. Artık doğru olan en çok tekrar edilendir, kulağımıza en çok çalınan bizim de belleğimizde yer eder ve biz de konuştuğumuzda, ezberden, bize belletileni söyleriz. Ve egemenlerin, TV kanallarıyla odalarımıza sokulan o mümtaz insanların hayatlarını oynarız. Kim olduğumuz ve hangi dünyaya ait olduğumuz sorusu artık kafamızı kurcalamaz.'
Demir kapıların arkasındaki demir kapıların arkasından getirilen gençse, gözlerini gözlerimde unutmuştu ve artık bir türlü ge almıyordu.
Ben de, keşke sonsuza dek hep böyle kalsak, diyordum içimden. Evet, kalsak, diyor ve bundan başka hiçbir şey istemiyordum.
Gene de, o halde kalamadık tabii.
Zamanın ucu nereye düğümlenmişse, bir süre sonra birdenbire çözülüverdi... Onun çözülmesiyle birlikte, her şey yeniden kımıldanmaya başlamıştı.
Şafak sökmek üzereydi.
Zaman durdu birden.
Taş avludaki kıpırtılar da durdu zamanla birlikte. Sonra kıpırtısızlıklar da durdu. Ardından, sessizlikler, sessizlik gibi gözüken sesler ve nefesler de durdu hatta.
İnsanların acıları karşısında, hiçbir şey yapamadan, öylece bakıyorduk. Onlarla birlikte üzülüp, onlarla birlikte ağlamaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu.
Öyle ki, onların yüzüne bir damla mutluluk düşse, biz avlu duvarının dibinde yemyeşil yapraklanabilirdik.