Muhterem Üstad'ım
Ezdin, yıktın, yaktın bizi. Küllerimiz savruluyor. İçinden geçiyorsun.
Bu nasıl bir fikir çilesidir ki ürpertisini atmış beş sene sonra domur domur zihnimizin tıkanık yollarında duyumsuyoruz?
Ne desem eksik kalacak.
Ne söylesem mübalağa ediyor sanılacağım. Belki de kimse okumaz. Kendi kendime kıvranıyorum şuracıkta.
Esere başlamadan önce bir açıklaması var Üstad'ın. Diyor ki: "Bu eserimi, bugüne kadar vücuda getirdiğim eserler içinde en bağlı olduğum eser biliyor ve öylece bildirmek istiyorum."
Husrev Necip Fazıl'dan başkaca biri değil. Delilik ile dehâ olma arasındaki ince çizgide cinnetvâri bir çile çekiyor. Öyle hassas bir çizgide tasvirliyor ki her şeyi, kimse ona deli diyemez. Ve öyle delicesine anlatıyor ki yarasını, kimse dehâsından bahsetmeye kalkışmaz.
Burhan Toprak'ın tabiriyle eli yakacak, onu tutan eli ateş tutmuşa döndürecek eser..
"Yaratmak Allah'a mahsustur." İşte kâtibin iliklerine kadar hissettiği hakikat.
(Bir adam yaratmak...)
(Ben tırmanmak istediğim kayadan düştüm. Meğer çok ileriye gitmişim. Yasak ülkelere girmişim. Gözü kör, yürürken, bir çiyan yuvasına basar gibi bâzı sırların üstüne bastım. Onlar gâibler âleminin bekçileriydi. Ürktüler ve beni çarptılar. Yaratıcı neymiş, yaratmağa kalkışarak tanıdım. Yalancı ilâh doğrusunu tanıdı. Gölge artist öz sanatkârı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allah'ı. İlminin, sanatının karşısında aklımı veriyorum. Aklım bir cephane deposu gibi patlıyor, kül oluyor. Bekle az kaldı.)
İşte yazarın karşısında yok olurcasına eridiği, "beynim kanıyor" dediği vardan da öte varlık: Allah...
Bütün bunların yanı sıra çok ince ve hasaas motiflerle, artık sadece bir kavram olan 'dostluk' sanatına mürekkebinden damlatıyor yazar. İtinayla serpiştirilmiş birkaç cümleyle bize bu ulvî duygudan mahzunca