En önemlisi insanın kendi vicdani tartısında kendisini yükseltmesidir, der dururuz. Peki günlerce aç kalsanız bazı değerler ne ölçüde önem taşıyabilir gözünüzde yahut hala anlamlı gelebilir mi koşuşturmacalar?! Onurumuzla acı çekmek mi, hile ile acıları dindirmek mi mutlu bir hayatın anahtarıdır yahut hangisi sizi memnun edecek bir yaşam olur?!
Konu açlık olunca dışardan ahkam kesmek istemem ancak ruhu tok, gözü tok insanlara nasıl da ihtiyacımız var. Hatta yeni tanımlamalara göre etrafında kendi eğitim düzeyinde, konuşabileceği kimsesi olmayan ruhen yalnız insanlar da fakir sayılmaktadır. Nitekim kahramanımızın da -ne kadar aç kalırsa kalsın- tatlı bir söz duyduğunda, güzel bir güne uyandığında ya da bir çiçek gördüğünde gözleri dolar, ruhu kamaşır. Ancak yazmak, düşünmek, hayal edebilmek pek para etmez. Bu gönlü zengin adama ısınmamak elde değildir.
Kitabın, uzun süreli açlığın yaşandığı cümlelerini okumak kolay olmuyor; en mühim fiziksel ihtiyaç tatmin edilmeyince nasıl devam edilir, bilemiyorum. Ve bunun yarattığı derin psikolojik yaralar; alnından öpüp iyi dayandın be kardeşim demek istiyorum. Lakin bu çırpınışlarla geçen üç bölümün ardından son bölümde kitap pat diye kesiliyor; aceleyle bitirilmiş gibi, olaylar bir nihayete varmıyor. Öylece dağınık, belki bir bölüm daha giderdi diye düşünüyorum. Bir de çeviriyi pek sevemedim sanırım.
Karnımızın da ruhumuzun da doyduğu bir dünyada yaşamak dileklerimle...
Hoşlukta kalınız!
Not: Kristiania, Oslo’nun eski adıymış.