Amin Maalouf’un Doğunun Limanları, bana bir roman değil, sanki farklı kuşakların kendi ağızlarından anlattığı bir yaşam destanı gibi geldi.
Hem İffet’in hem ailesinin hem de İsyan’ın hikâyesini tek tek dinlemek, tarihin içinden geçen bir aile albümü açmak gibiydi.
Osmanlı kültürünün gölgesi, dönemin zorlukları, etnik kimliklerin birbirine sürtünüşü… Hepsi kitabın fonunda güçlü bir biçimde duruyor.
İffet’in doktorla yaptığı o mutsuz evlilik; oğlunun bir Ermeni aileyle kurduğu dostluk ve evlilik; iki halkın çatışmanın ortasında birbirine tutunabilmesi… Romanda beni en çok etkileyen duygulardan biriydi.
Ve sonra İsyan…
Adı gibi bir kader taşıyan, devrimcilikten kaçıp okumaya yönelen, sonra yeniden direnişin içine çekilen bir karakter.
Aşkı, yol arkadaşlığı, hayal kırıklıkları…
En çok da kardeşinin ihanetinden sonra tımarhaneye düşmesi beni sarstı.
Dostlarının, ailesinin, eşinin bile umudu kesmesi—insanın en ağır yalnızlığı böyle bir şey sanırım.
Ama İsyan’ın yılmaması, oradan çıkışı, hayatı yeniden eline alışını okumak bana büyük bir güç verdi.
Bunca acıdan sonra sevdiğine kavuşması ise kitabın içindeki karanlıkların arasından yükselen en sıcak ışık oldu.
Doğunun Limanları benim için sadece bir roman değil;
kimliğin, direnişin, sevginin ve insanın içten içe hep hayatta kalma çabasının çok derin bir hikâyesi.