Stefan Zweig’in Acımak adlı romanı, insanoğlunun en güçlü ama aynı zamanda en yıkıcı duygularından birini, acıma duygusunu ele alır. Ancak Zweig’in ustalığı, bu duyguyu basit bir merhamet ya da şefkat çerçevesinde değil, derin psikolojik ve ahlaki bir sorgulama üzerinden işlemesidir. Acımanın bir erdem mi yoksa bir zayıflık mı olduğu sorusu, roman boyunca karakterlerin eylemleri ve içsel çatışmalarıyla yanıtlanmaya çalışılır. Fakat asıl vurucu olan, bu sorunun cevabının her zaman insana bir bedel ödetmesidir.
Romanın merkezinde yer alan Teğmen Hofmiller, bir insanın kendi içindeki ikilemlerle nasıl çırpındığını, yanlış yönlendirilmiş bir merhametin bir hayatı nasıl mahvedebileceğini adeta bir laboratuvar titizliğiyle gözler önüne serer. Hofmiller, genç ve sakat bir kadına duyduğu acımayı şefkatle karıştırır. Onun gözyaşları, kendisine duyulan sevgi, bir yandan gururunu okşarken diğer yandan vicdanını yaralar. Zweig, burada acımanın sadece bir duygu olmadığını, aynı zamanda bir tuzak olduğunu gösterir. Acıma, kendine bir üstünlük duygusu yaratır, ama aynı zamanda bu duygunun yükü insanı sonsuz bir suçluluğa ve utanca hapseder.
Zweig’in yarattığı dünya, Dostoyevski’nin karakterlerinin cehennemi andıran içsel dünyalarına benzer. Acıma, Dostoyevski’nin eserlerinde olduğu gibi, insanın ahlaki bir yükümlülükle boğuşmasını sağlayan, aynı zamanda kendi bencilliğiyle yüzleştiği bir aynadır. Ancak burada Zweig, acımayı daha da keskin bir şekilde irdeler: Acıma, diğerine değil, aslında kişinin kendi benliğine karşı bir ihanettir. Hofmiller, bir kurtarıcı olmak isterken hem kendisini hem de etrafındakileri felakete sürükler. Zweig, okuyucuyu şu soruyla baş başa bırakır: Acıma gerçekten bir erdem mi, yoksa sadece bencillik maskesi takmış bir zayıflık mı?
Romanın sonunda