“El kızı” olmak sadece bir sıfat değil, bir kader gibi anlatılmış romanda. Nazan evleniyor ama hiçbir zaman gerçekten ait olamıyor. Kendi yuvasında bile hep bir yabancı.
En çok sinirlendiren karakter kesinlikle kaynana. Sürekli yönlendiren, dolduran ve huzuru bozan tavırlarıyla evliliğin temelini sarsıyor. Ama asıl hayal kırıklığı Mazhar’da. Seviyor gibi görünüp eşinin arkasında duramayan, annesinin gölgesinden çıkamayan bir adam… Sevgi var belki ama cesaret yok.
Nazan ise güçlü bir karakter değil. Fazla pasif, fazla kabullenici. Bazen insan okurken “Artık kendini savun” diye içinden bağırıyor. Ama dönemin şartları düşünüldüğünde onun çaresizliği de bir gerçek. Yine de bu pasiflik, yaşananların önüne geçemiyor.
Kitapta keşke Haldun’un hislerini daha çok okuyabilseydik. Bir çocuğun annesiyle arasına giren mesafenin iç dünyasını görmek, hikâyeyi daha da derinleştirirdi. Nazan sadece eşini değil, zamanla oğlunu da kaybediyor. Asıl trajedi belki de bu.
Sonuç olarak roman; kadın olmanın, “el kızı” olmanın ve seçilmemiş olmanın acısını çok gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Okurken sinirlendiren ama düşündüren bir hikâye. El Kızı
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,2bin okunma
Bazen insanın derin analiz değil de tatlı bir romantik hikâyeye ihtiyacı oluyor. Aşk Hipotezi tam olarak öyle bir kitap. Kafa yormayan, akıp giden, gülümseten bir okuma deneyimi sundu bana.
Sahte ilişki klişesiyle başlasa da karakterlerin enerjisi kitabı sıradanlıktan çıkarıyor. Özellikle Olive’in sakarlıkları ve Adam’ın soğuk görünüp içten içe yumuşak hali hikâyeyi daha eğlenceli yapıyor. Akademik ortam detayı da farklı bir hava katmış.
Büyük edebi iddiaları olan bir kitap değil belki ama her kitap ağır olmak zorunda da değil. Bazen sadece iyi hissettirmek yeterli. Aşk Hipotezi de tam olarak bunu yapıyor: yormadan, üzmeden, tatlı bir romantizm sunuyor.
Çerezlik ama keyifliydi.
Aşk HipoteziAli Hazelwood · Nemesis Kitap · 20224,930 okunma
Simyacı’yı bitirdiğimde içimde garip bir huzur vardı. Sanki bana ait olan ama unuttuğum bir şeyi hatırlattı. Kişisel menkıbemizin peşinden gitmenin cesaret istediğini, ama evrenin gerçekten de niyetimizi gördüğünü fısıldadı.
Bu kitap sadece bir çobanın hazine arayışı değil; korkularımızla, ertelediklerimizle ve vazgeçtiklerimizle yüzleşme hikâyesi. Altını çizdiğim o kadar çok cümle var ki… Bazıları resmen kalbime yazıldı.
Akhilleus’un Şarkısı’nı bitirdim. Baştan sona oldukça akıcıydı; dili yormayan, sürükleyici bir anlatımı vardı. Mitolojik bir hikâyeyi bu kadar sade ve duygusal bir şekilde okumak güzeldi.
Akhilleus’un Şarkısı
Savaşın gölgesinde anlatılan bir aşk hikâyesi okumak farklı bir deneyimdi. Özellikle son kısım, kader ve fedakârlık temasıyla insanın içine dokunuyor.
Bu kitapta asıl korkutucu olan körlük değil, insanların karanlık tarafı.
Okurken ‘ben olsam ne yapardım?’ diye defalarca sordum kendime.
Kolay değil ama çok güçlü bir kitap.