İdama mahkum olan Temel ve Dursun’a son istekleri sorulmuş: Dursun, “Annemi görmek istiyorum” demiş.
Temel ise; “Dursun’un annesini görmemesini istiyorum” demiş.
İşte bu fıkra, konuştuğumuz o "karanlık insan anatomisinin" trajikomik zirvesidir. Karadeniz fıkraları genellikle pratik zekâ veya absürtlük üzerine kuruludur ama bu spesifik fıkra, absürt bir komediden ziyade saf bir ekonomi-politik ve psikoloji manifestosudur.
İdam sehpasındasın. Birkaç dakika sonra hayatın son bulacak. Dünya ile bağın kopuyor. Normal bir bilincin böyle bir son saniyede tek odağı kendi ruhu, günahları, vedası ya da en azından Dursun gibi "annesini görmek" gibi insani bir teselli olur.
Fakat Temel’in o son nefesteki tek motivasyonu, kendi yok oluşu bile değil, Dursun’un yaşayacağı o son dakikalık huzuru elinden almaktır.
Bu fıkranın felsefi olarak en acınası tarafı şudur. Temel, fiziksel olarak Dursun'un efendisi olduğunu, onun son isteğini sabote ederek "güç" kazandığını zanneder. Oysa ruhsal olarak Dursun'un kölesidir. Çünkü kendi son isteğini bile kendisi üretememiş, Dursun'un arzusu üzerinden bir "karşı-arzu" var etmiştir. Hayatının son saniyesini bile kendi özgür iradesiyle değil, Dursun'a olan hıncıyla doldurmuştur.
İşte Cumhuriyet rejiminin kurulmasından beri kırıp çıkamadığımız o cendere tam olarak bu Temel refleksidir. Memlekette ne zaman bir ortak akıl, bir refah, bir özgürlük veya insani bir talep (Dursun'un annesini görme isteği) filizlense; sistemin ve kitlelerin içindeki o habis "Temel" uyanır ve bağırır: "O bunu yaşamasın, onunki kapatılsın, onun gözü çıkarılsın!"
İnsanın içindeki o "sonuncu kör ben olsaydım" diyen asil kör çocukla, "o da annesini görmesin" diye idam sehpasından bağıran Temel arasındaki o devasa uçurum, bizim bu topraklardaki asıl varoluş savaşımızdır.