Link paylaşımı
Link Paylaşımı tek1bilinc.blogspot.com/2026/06/zerone-... academia.edu/resource/work/1... TÜRKÇE: NEDEN OKUNMALIDIR? 1. Çağımızın En Büyük Sorusuna Cevap Arar: Dijital çağda insan olmak ne demektir? Bu metin, yapay zeka, algoritmalar ve veri çağında insanın özünü kaybetmeden nasıl var olabileceğine dair derinlikli bir cevap sunar. 2. Teknoloji Eleştirisinin Ötesine Geçer: Yalnızca teknolojiyi eleştirmez; insanın ontolojik ve ahlaki durumunu bütüncül bir şekilde ele alır. Dijital zindandan kurtuluş için bir reçete sunar. 3. Bilgi ile Bilgelik Arasındaki Farkı Netleştirir: Bilgi çağında yaşıyoruz ama bilgelik çağından uzağız. Bu metin, bilgi ile bilgeliği ayıran çizgiyi kesin bir şekilde çizer ve bilgeliğin karakterle ilgili olduğunu gösterir. 4. Pratik Bir Rehber Sunar: Yalnızca felsefi tartışma yapmaz; Bilgenin On Mührü, Kırk Mühür, Yüz Soru ve Sükûnet Risalesi ile günlük hayata uygulanabilir bir rehberlik sağlar. 5. Disiplinlerarası Bir Derinlik Taşır: Kuantum fiziği, nöroloji, psikoloji, teoloji, tarih ve felsefeyi bir arada kullanarak zengin ve çok katmanlı bir okuma sunar. 6. Tevazu ve Dürüstlük Üzerine İnşa Edilmiştir: Metin, kendi perspektifini açıkça beyan eder, okuyucuyu sorgulamaya davet eder ve tarihsel sapmalara karşı uyarı notlarıyla titizlikle hazırlanmıştır. 7. İnsanı Veriye İndirgemeyen Bir Ontolojik Savunmadır: Günümüz dünyasında insanı veriye indirgeyen anlayışa karşı, insanın aşkın ve indirgenemez bir varlık olduğunu savunan güçlü bir ontolojik savunma sunar. 8. Gelecek Kuşaklara Bir Miras Niteliğindedir: Bu metin, bir çağa tanıklık eden ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir miras olarak okunmalıdır. ENGLISH: WHY SHOULD IT BE READ? 1. It Addresses the Greatest Question of
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -VI-
Efendim, serinin ilk yazısından beri şunun iddiasındayız, hatırlayarak devam edelim: Nereden kafalarına estiği belli olmayan bazı yorumcuların iddia ettiği şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin, Muaviye radyallahu anha dair bir "rezervi veya "acabası" yoktur. Risale-i Nur'da hiçbir bölüm bize böyle bir şey söylememektedir. Aksine, külliyata bakıldığında, mürşidimin Hz. Muaviye'ye bakışının diğer Sahabîlerden ayrılmadığı görülecektir. Kendisinin Sünnî bir âlim olduğu anımsanırsa zâten bundan başka bir duruşa sahip olmayacağı da kolaylıkla kabullenilecektir. Kabullenemeyenler, metinlerinde böyle bir muhalefet gördükleri için değil, hevâlarına sığdıramadıkları için kabullenememektedirler. (Yuh olsun onların nefislerine!) Evet. İşte bu yazıda da "itirazlara dayanak kılınmaya çalışılan" bir metni "ne kadar buna elverdiği yönüyle" analiz edeceğiz. Metnimiz Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nden. Aleyhissalâtuvesselâmın ihbar-ı gayb mucizelerinden birisine delil olmak üzere mürşidim iki hadis sevkediyor orada. Meâllerini alıntılayalım: "Hilâfet, benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." (Müsned, 5:220, 221.) "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet azgınlık meydan alacak." (Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.) Şimdi, bu metinlere hiçbir önyargımız olmadan baktığımızda, buradan Muaviye radyallahu anha dair bir "karalama" malzemesi çıkarılabilir mi? el-Cevap: **Doğrusu ben böyle bir şey göremiyorum. Görenin de nasıl görebildiğini anlayamıyorum. Çünkü devamı şöyle geliyor: "(...) deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline
Hazreti Muaviye
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Keramet insan vucudundaki bir enerjiyi değiştirmektedir. Ateş yakmaz iken bedende yanmaz hale gelir. Bunlar karşılıklı olarak birbirini desteklerler. Nasıl oluyor bu? Beyinden gelen emirle gerçekleşiyor. Beyinden gelen emir ruhtan geliyorsa yani söz Allah ‘ın sözü ise kerametlerin hasıl olması gayet tabidir. Bir insan Kuran ‘ı Kerim’den bir ayet okuduğu zaman aslında söylemiş olduğu söz ağzından çıktıktan sonra Cenab-ı Hakk ‘a aittir. Cenab-ı Hakk kendisine ait olan bir söz söylendiğinde onun içerisine koymuş olduğu yüce mertebeli enerjiler sebebiyle Kişinin beyninin kişiye yardımcı olacak sinir noktalarına destek sağlamaktadır. - DİL RİSALESİ
İslam’ın Altın Çağı’ndaki Çeviri Hareketi, tarihin gördüğü en planlı, en yüksek bütçeli ve kurumsallaşmış entelektüel projelerinden biridir. Bu süreç, sadece kütüphanelerde bireysel olarak çalışan hevesli insanların çabası değil; arkasında devasa bir devlet bürokrasisinin, istihbarat ağlarının ve muazzam bir sermayenin olduğu küresel bir operasyondu. Çeviri hareketi, 8. yüzyılda Abbasi halifesi el-Mansur döneminde başlamış, Harun el-Reşid ile büyümüş ve 9. yüzyılda halife el-Me'mun döneminde zirve noktasına ulaşmıştır. Sürecin kalbinde, Bağdat'ta kurulan Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) yer alıyordu. Bu kurum sıradan bir kütüphane olmanın ötesinde; kitapların depolandığı, kopyalandığı, haritaların üretildiği ve profesyonel mütercimlerin maaşlı olarak istihdam edildiği çok işlevli bir akademi gibi çalışıyordu. İşleyişin en sıra dışı yanı, metinlerin elde edilme yöntemiydi. Halifeler, Bizans İmparatorluğu'na, Roma'ya, Kıbrıs'a ve çevre ülkelere sadece nadir el yazmalarını toplamakla görevli özel heyetler ve elçiler gönderiyorlardı. Hatta bazen askeri zaferlerin ardından yapılan anlaşmalarda bile altın yerine nadir bilimsel kitapların talep edildiği oluyordu. Araştırma heyetleri bazen Hristiyanlığın gelişiyle kapatılmış ve terk edilmiş antik tapınaklardaki mahzenlerde böceklerin kemirdiği çuvallar dolusu eski Grekçe metni bulup Bağdat'a getiriyordu. Metodoloji açısından zamanla büyük bir evrim yaşandı. İlk başlarda kullanılan yöntem, Yunanca metindeki her kelimenin altına doğrudan Arapça karşılığını yazma şeklindeydi. Ancak bu kelime kelimesine çeviri yöntemi, cümle yapıları uymadığı için metinleri neredeyse anlaşılmaz kılıyordu. Daha sonra Nesturi bir Hristiyan olan Huneyn bin İshak bu işi kurumsallaştırdı ve "anlam odaklı" çeviri metodunu mükemmelleştirdi. Mütercimler önce
1000Kitap
Aşk Risalesi- Erdem Bayazıt
Yaslan göğsüme sevdiğim Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir Sen ki bulut gibisin Ay gibisin, güneş gibisin bazen.
Şiir
SANA NASIL SORACAKLARDI Kİ DOĞMAMIŞKEN...
"Allah yaratırken bana mı sordu?" veya "Bana mı sordunuz doğururken?" gibi cümleleri isyânkâr bünyelerden sıkça duyarız. Kurulduğu mantık açısından bu tür sorular bana hep "bozuk" gelir. Neden? Çünkü suâl edilenin suâlden önce var olması gerekir. Yâni "varolmak isteyip-istemediği" sorulacakların bu soruya bir cevap verebilmeleri "varolmalarıyla" mümkündür. Dolayısıyla argüman paradoks içerir. Yokun sorgulanması mümkün olmayacağından cevap sahibi ister-istemez varolacaktır. Soru istiyorsa cevabı kaçınılmazdır: "Varolacaksın!" Olup-olmayacağını yokluktan cevaplamayaz. Karışamaz. Hoş: Standart bir Müslüman için Cenâb-ı Hak zaten yegâne mülk sahibidir. Ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Yokun da sahibi Odur. Varın da sahibi Odur. Yaratılanın yaratmaya dahli yoktur. Zira yaratılan yaratmanın yokundadır. Öncesindedir. Evvelindedir. Üstelik elinden yaratmak da gelmemektedir. Elinden yaratmak gelmeyenin yaratılışı hor görmesi bir çizgi film karakterinin çizerini sorgulamasına benzer: "Beni çizerken bana mı sordun?" Hayır. Elbette sormadı. Bu nasıl olacaktı ki? Bizi böylesi kafa karışıklıklarına itenin irâdenin gizemli varlığı olduğunu düşünüyorum. İrâde varoluşta kendisine bırakılmış payı seziyor. Kararlar veriyor. Seçimler yapıyor. İmtihan bunun üzerine zaten. Fakat payın niteliğine dâir yargısında her zaman isabet edemiyor. Ona bırakılmış pay bir "yaratış" mıdır? Bazı istediklerinin, eylediklerinin veya hırs ettiklerinin cevabını hemen alıyor çünkü. Elmayı ısırdığında tadı diline yayılmakta pek direnmiyor meselâ. **Babasının kucağında onu istediği yere sürükleyen bir bebek gibi şaşırıyor bu duruma: "Yoksa emirlerimi yerine getirmeye mecbur mu?" Babanın elbette böyle bir zorunluluğu yok. Varlığın da öyle. Çünkü bir bebeğin, eğer mantık sahibi
Tefekkürât