Bilir misiniz kaşıkçı elmasının hikâyesini?
17. yüzyıl… Bir kâğıt toplayıcısı çöplükte bulur elması, anlamaz tabii değerini, gider bir kaşık ustasına üç kaşık karşılığında satar, kaşık ustası durur mu? O da hemen birkaç akçe karşılığında doğru bir kuyumcuya… Hepsi kendine göre kârlı bir iş yapmıştır. Hiçbiri bilmez elindeki elmasın değerini, geçip gittiğinde, yitip bittiğinde bile. “O yüzden ki elmaslar sultanlar içindir evlat! Çöplükte bulduğunu üç kaşığa değişen zavallı elmasın değerini biliyor olsaydı…”
“Taht ki bahttır, kime nasip olacağı belli olmaz. Aşk ki tahttır, kime tac giydirir bilinmez.”
Takvimler 1826 yılının sonbaharını gösteriyor,
Tahtta ülkeyi tek başına ayakta tutmaya çalışan Sultan 2. Mahmut!
Zaman, mutsuz insanlar zamanı… Osmanlı’nın görkemli günlerinden eser kalmamış, ayak bastığı yeri titreten devlet şimdi kendi içinde dahi zor zamanlar geçirmekte, Mora ayaklanmış, yıllarca bir arada, kardeşçe yaşayan insanlar başlamış Türkleri katletmeye… “Filik-i Eterya canileri Mizistre’de Türkleri kırıyorlarmış diye duyup imdada gittiydim. Meğer buradaki yandaşları fırsat kollarmış, yokluğumdan istifade evimi basmış. Geldiğimde ikisinin de deşilmiş cesetleri kokmak üzereydi.” Tarihin unuttuğu bir soykırım, akıl almaz zulümler, tecavüzler…
“Masalları artık değiştirmek lazım dostum, ormanın sultanı aslan değil tilki olmalı.”
“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi,” diye başlıyor Charles Dickensİki Şehrin Hikâyesi’ne, “Hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık, hem inancın devriydi hem şüpheciliğin…” Tam da öyle zamanlar… Bir soygun planlanıyor, sarayın en değerli mücevherini çalmak için! Sarayın en iyi korunan odasından en değerli mücevheri, kaşıkçı elmasını çalmak! Kim yapabilir bunu? Zindan Şeyhi Müderris Ubeydullah Ağa, namı diğer Aslan, arastada
Bitti.
Nasıl veda edeceğim bilmiyorum.
Bazı kitaplar biterken seni de bitiriyor kendiyle. Bakakalıyorsun Tarık Tufan misali, olanca çaresizliğinle...
Arkasından gitmek istedim. Olmadı.Arkasından bağırmak istedim. Olmadı.Arkasından ağlamak istedim. Olmadı.
Auschwitz Toplama Kampı,
Duymuş muydunuz hiç?
"Auschwitz'de insan hayatının hiçbir ederi yoktu, öyle ki bir kurşun bile insandan daha değerli olduğundan kimseyi vurmaya tenezzül etmiyorlardı. Toplama odalarında Zyklon gazı kullanıyorlardı çünkü hem ucuzdu hem de sadece bir bidonla yüzlerce kişiyi öldürebiliyorlardı." Kampın girişinde bir görevli yeni gelen insanları sağ ve sola ayırıyor, sağdakiler bir bakışta sağlıklı olarak görülüp iş gücü için kullanılacaklar, peki ya soldakiler? Duşlara gidip temizleneceklerini sanıyorlar, adım adım gaz odalarına yürürken... Sağa giden herkesin sola giden bir tanıdığı da var. Bu kampta asıl ölüm yaşamak belki de... En çok da çocuklar ve yaşlılar için.
Tecavüzler,
Üzerlerinde yapılan deneyler,
Öldüğü yerde çürüyen bedenler,
-Oysa bir insan ölünce gömersin, burada ölülerin elbise ve ayakkabılarına koşuyor yaşayanlar, ölen ölüyor, yiyemediği ekmek yaşayana kalıyor. Ne büyük lütuf değil mi?-
Elektrik telleri,
Çizgili pijamalar... sakın izlemedim demeyin! youtube.com/shorts/b9AYE9WS... Uzun bir süre çikolata yiyebileceğimi sanmıyorum.
"Bir kitaba başlamak, seni seyahate götürecek olan trene binmek gibiydi."
Peki, bunca eziyetin, zulmün altında,
İşkencenin, hastalığın, açlığın arasında nasıl tutunabilirsin hayata? "Bir nedeni olan her nasıla katlanır," der Friedrich Nietzsche, bir umut değil miydi yaşamak, hapishane avlusundan gökyüzüne bakan Nazım Hikmet Ran'ın içinde taşıdığı?
"Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa