Fakat düşler taş duvarlardan geçer, karanlık odaları aydınlatır yahut aydınlık odaları karartır. Düşlerde kişiler odalara gönüllerince girer, çıkar, kilitleri imal eden çilingirlere gülerler.
Kızlar bu dünyada yaşarken, yaz gelince nihayet kelebek olacak tırtıllardır; fakat bir de kurtçuklar, larvalar vardır işte ve her birinin eğilimleri, ihtiyaçları, yapıları kendine özgüdür. Mosyö Buffon böyle diyor yan odadaki koca kitabında.
Oysa şimdi iki yabancı gibiydiler. Hayır, bu yabancı olmaktan da beterdi, çünkü hiçbir zaman yeniden tanışamazlardı. Sonsuza dek sürecek bir yabancılaşmaydı bu.
Altı hafta, hergün birkaç tatlı saat, üç ya da dört, bazen beş tadına doyulmaz saat, sayfalarım kümelendiği ve bütün diğer arzuların uykuda olduğu günler. Dünyada gezinen bir hayalet gibi hissediyordum kendimi bazen, insanlarla konuşup sokaklarda aralarına karıştığımda şefkat dalgaları akıyordu içimden. Büyük Tanrı, Sevgili Tanrı cömert davranmıştı bana, tatlı bir dil vermişti, bu yalnız ve yaşlı insanlar beni dinlediklerinde mutlu olacaklardı. Böyle geçiyordu günler. Rüya gibi, aydınlık günler. Bazen öyle bir mutluluk dalgası kaplıyordu ki içimi ışıklarımı söndürüp ağlıyordum ve içimi tuhaf bir ölüm arzusu kaplıyordu.