Oysa şimdi iki yabancı gibiydiler. Hayır, bu yabancı olmaktan da beterdi, çünkü hiçbir zaman yeniden tanışamazlardı. Sonsuza dek sürecek bir yabancılaşmaydı bu.
Altı hafta, hergün birkaç tatlı saat, üç ya da dört, bazen beş tadına doyulmaz saat, sayfalarım kümelendiği ve bütün diğer arzuların uykuda olduğu günler. Dünyada gezinen bir hayalet gibi hissediyordum kendimi bazen, insanlarla konuşup sokaklarda aralarına karıştığımda şefkat dalgaları akıyordu içimden. Büyük Tanrı, Sevgili Tanrı cömert davranmıştı bana, tatlı bir dil vermişti, bu yalnız ve yaşlı insanlar beni dinlediklerinde mutlu olacaklardı. Böyle geçiyordu günler. Rüya gibi, aydınlık günler. Bazen öyle bir mutluluk dalgası kaplıyordu ki içimi ışıklarımı söndürüp ağlıyordum ve içimi tuhaf bir ölüm arzusu kaplıyordu.
Nereye gideyim?
Benim yerim neresidir?
Kimlere doğru varayım?
Beni kimler anlar? Kimler derdime deva bulur? Beni bu illetten, beni bu gurbetten kim kurtarabilir? Hangi kardeş? Hangi hemşire? Hangi can yoldaşı? Hey, ana toprak, ne kadar merhametsiz, ne kadar katısın? Benim ıstırabıma ne kadar yabancısın?
Geçip giden o ânı bir kere daha yaşamak için geri gitmek istedim. Ama sonra düşündüm ki geri dönseydik aynısı olmayacaktı. Güneş bile gökyüzünde yerini değiştirmişti, başka gölgeler saçıyordu yeryüzüne.