Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluyorsa orada güneş batıyor demektir” der bir Çin atasözü. Şatonun bulunduğu küçük tepenin eteklerindeki köyde yaşayan küçük memurların büyük gölgelerini okuyoruz. Roman boyunca K., okurla beraber, o bürokrasiyi, küçük memurları aşmak ve o Şatonun arkasındaki ışığı, gerçekliği görmek için didinip duruyor. Okurlar beraber diyorum, çünkü kimse mantıklı bir açıklama getiremiyor bu ulaşılmazlığa ve kitap boyunca K. ile beraber sorguluyoruz. Nereden geldiği, asıl işinin ne olduğu ve hatta adı dahi belli olmayan kahramanımız ile birlikte Şato’ya giden yolda karşılaştığı insanları mantık oyunlarıyla yeniyor, bazen onların oyunlarına da yeniliyoruz. Ancak, o şatoda yaşayan iktidarın asıl sahiplerine bürokrasiyi aşarak ulaşmak, onları görmek, onlarla konuşmak imkansızdır. Gücün en korkuncu görünmeyen, ulaşılmayan kişilerin elinde olanı olsa gerek. Bizim gördüklerimiz; küçük memurlar, müdürler, hakimler, polisler, ulaklar, öğretmenler ve bazen de yaşadığımız sokakta grup halinde dolaşıp efelenen bekçiler.
Yaptığımız iş ne olursa olsun bizler; baştan sona düzensizliğin içinde kendi düzenini kurmuş, bunaltıcı ve birazda tanıdık olan bu bürokrasiyi aşmakla yaşıyoruz. Kimi zaman biz de, K.’nın muhatap olduğu o küçük memurlardan biriyizdir. Memur olamasak bile, o memurları kutsallaştıran halktan biriyiz kimi zaman. Mesela toplumsal hayatımızın herhangi bir döneminde, bu sisteme uymasak, farklı fikirde olmayı denesek ne olacağını düşünüyor muyuz? Çevremizde bulunan diğer memurlar, akrabalarımız, arkadaşlarımız aykırı olduğumuz için bizi tebrik edip, takdir mi ederlerdi? Yoksa onların gözündeki yine yazarın Dönüşüm romanındaki Gregor Samsa gibi bir sabah dev bir böceğe dönüşmüş olarak mı buluruz kendimizi? Tamam abartmış olabilirim, bizi