Bu film dışında en son hangi filmi tüm detaylarına hayran kalarak izlediğimi hatırlamıyorum. Yılmaz Erdoğan'ın kariyerine altın harflerle yazılan bir film; bitirdiğimde beni kendine hayran bırakması dışında, karışık duygular içerisine sokan nadir yapımlardan... Sizlere bu film hakkında düşüncelerimi elimden geldiğince paylaşmak isterim.
Sinema tekniği açısından değerlendirme yapacak kadar bilgiye sahip değilim fakat sahne kullanımı, ışık ve seçilen çekim mekanları cidden harikaydı. Senaryonun seyirciye aktarımı dillere destan diyebilirim. Oyuncuların oynadıkları karakterleri adeta yaşarmışcasına benimsemeleri, yazılan senaryo'nun biz seyircilere aktarımı konusunda, ciddi katkısı vardı. Buda rollerine uygun oyuncular seçmenin ne kadar önemli olduğunu bizlere gösteriyor.
Film'in konusuna gelecek olursak erken yaşta, gençlikleri'nin baharında olması gerekirken sonbaharın ayazında dökülen kuru yapraklar misali, hayata veda eden iki şairin hayatını anlatıyor. Bu şairler Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur'un ta kendileri... Verem hastalığının alıp gittiği sayısız kişilerden... Bu iki şairi filmi izlemeden önce bilmiyordum. Adı unutulmuş sayısız şairden bir kaçıydı benim için, tâki şimdiye kadar. Değeri zamanında anlaşılamamış, sarraflar'ın gözünden kaçan yâkutlar gibi yazdıkları eserlerin altına isimlerini yazıp veda etmişler hayata.
Film'in ilk sahnelerinde cıvıl cıvıl, neşeli bir bahar ve yaz tablosu mevcut, film'in sonlarına yakın bu bahar ve yaz tablosu yerini soğuk ve esintili sonbahara bırakıyor. Adı üstünde baharın ve güneşli günlerin vedası olan sonbahar bu filmde şairlerin vefatı için kullanılmış. Demiştim ya sonbaharın ayazında dökülen kuru yapraklar misali; aynen öyle verem hastalığından ve yaşanılan olaylar sonrası, hayatın canlı yeşilliği, yerini soluk bir kahverengi'ye
*Öncelikle yazarın okuduğum ilk kitabı olmakla birlikte bu kitap kendimce Stefan Zweig'in ustaca yaptığı psikoljik çözümleme örneklerinden biridir.
*Döneminin karanlık ve sanki herhangi bir çözüm yolunun varlığını veya yaşanan olay karşısında yaşanabilcek olumlu herhangi bir yargıyı reddeden birinin psikolojisini yansıtması, beni Stefan Zweig'in kalemine, hayran bırakan en önemli etkenlerden biriydi.
*Kitaptaki karakterlere bakıcak olursak, anakarakterin duygusal ve düşünsel açıdan pek de olumlu bir karakter olduğunu söylemek mümkün değil. Gerçekleştirmek istediği eylemle yani yapmak istediği şeyle vücudu arasında gerçekleşen tezat, oldukça yakışmış diyebilirim. Ancak anakarakterin karısı ise anakarakterin tam tersi daha olumlu bir bakış açısıyla pencereden bakan birisi ve kitap içerisinde ikisi arasında yaşanan çatışma bunu kanıtlar nitelikte.
*Olay örgüsünün insanı içine çeken bir yanı var. Merak duygusunu canlı tutmayı başarıyor, okudukça okuyası geliyor insanın ve 50 sayfa olduğu için tek oturuşta bitirilebilecek tarzda bir kitap.
*Uzun lafın kısası, okunmasını tavsiye ettiğim karamsarlık ve çaresizlik duygusunu oldukça başarılı yansıtan bir kitap.
MecburiyetStefan Zweig