Öncelikle selamlar.
"Coğrafya kaderdir." demiş İbn-i Haldun. İşte Serenad bu kaderin üzerine döşenmiş notaların, tarihi gerçeklerin üzerine örülmüş duyguların hikayesi...
Ayşe, Semahat, Mari ve Maya Duran. İsme gerek yoktu elbet, onların tek bir ismi vardı. Onlar farklı zamanlarda coğrafyanın kaderine ortak olan KADIN'lardı.
Yıllar unutturabilir miydi geçmişi, geçen zaman değiştirebilir miydi acıyı ya da acı olgunlaştırır mıydı bir insanı?
"Fyodor Dostoyevski, insanın ancak acı çekerek olgunlaşacağını söyler." Her şey Profesör Maximilian Wagner'in bu sözüyle başlamıştı. 59 yıl geçmişti aradan. 59 yıl sonra tekrar geçiyordu Max geçmişinin o hüzün dolu sokaklarından. Aralanıyordu geçmişindeki sis perdeleri ve ortaya insanın içine işleyen notalar çıkıyordu birer birer...
Zamanın savurduğu hayatlara ortak ediyordu Zülfü Livaneli bu kitabıyla okuyucuyu. Bazen bir annenin, bir eşin, bir arkadaşın kısacası bir kadının yaşam mücadelesine, ayakta durmak için verdiği savaşlara tanıklık ederken, bazen yürek burkan bir aşk hikayesiyle karşılaşıyordu okuyucu. Bazense eli kanlı iktidarlarla, din, mezhep, ırk gibi sebeplerle öldürülmüş olan milyonlarca masum insanın cesetleriyle dolu tarihe ışık tutuyordu okuyucu Livaneli'yle birlikte.
Bu kitap sonun başlangıcıydı. Serenad kitabında bir son yoktu. Max bu kitabın sonunda bir Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğarak, 59 yıl sonra huzura kavuşuyordu.
"Dinimi soran olmayacaktı bana. Olur da birisi merak ederse cevabım hazırdı: Müslüman, Yahudi ve Katolik; kısacası İNSAN."