İTİRAZ KÜLTÜRÜ (NİTELİKLİ MUHALEFET) EKSİKLİĞİ
Mâverdî’yi okurken akılda beliren asıl çetin soru şudur: Bir medeniyet, Hobbes’tan altı asır önce akid teorisini, Montesquieu’den sekiz asır önce kuvvetler ayrımı modelini, İbn Haldûn’dan üç asır önce döngüsel bir devlet sosyolojisini (ki bu da Tesĥîl’de vardır) üretebilmişken, bu aklı neden kurumsal bir geleneğe dönüştüremedi? Bu soruya farklı zaviyelerden gelen dört cevap öne çıkar. Faslı düşünür Muhammed Âbid el-Câbirî’ye göre Mâverdî’nin siyasî aklı, Eş’arî kelâmcıların Şiî imâmet iddialarına karşı verdikleri reddiyelerin fıkıh diline aktarılmış hâlidir; aktarım titizdi, fakat akdin her şartının esnekliği fiilî siyasetin iştahına bırakıldı. Ebû Ya’lâ’nın “kılıçla üstün gelen halife olur” formülü bu zaafın en açık tezahürü oldu. Siyaset bilimci Ahmet T. Kuru buna paralel bir analiz yapar. 1017 Kādirî Akidesi’nin ilanı, Nizâmiye medreselerinin ulemâyı devletin bürokratik koluna dönüştürmesi ve Mâverdî’nin el-Ahkâm’ının bir dönem başvuru metni hâline gelmesiyle birlikte bir “ulemâ-devlet ittifakı” kurdu; bu ittifak filozofları ve tüccarları sahnenin dışına iterek uzun vadeli bir durgunluğa yol açtı, oysa Mâverdî’nin eleştirel-reformist Tesĥîl kanadı kütüphanede tozlu kaldı. Cezâyirli düşünür Malik bin Nebi meseleyi içeriden alır. Bir medeniyet kurucu şartlarını yitirdiğinde onu ayakta tutan fikir aşınır; aşındıkça sömürülmeye müsait hâle gelir. İslâm medeniyetinin kurucu şartı, vahyin her kuşakta canlı bir rehber olarak kalabilmesiydi. Bu canlılık gevşediğinde vahyin yerini kutsallaştırılmış gelenek almaya başladı; miras kendi kaynağını aştı, vahiy ilham olmaktan çıktı. Moritanyalı hukukçu Şankîtî bu kaymayı anayasal eksende tamamlar: klasik fıkhın bazı unsurları vahye değil çağın imparatorluk mantığına dayandığı hâlde nesiller boyunca “şeriat” olarak aktarıldı;
Alıntı
Beni mü’minlerden kılan Rabbim’e ilk ândan bugüne halk ettiği tüm mü’minler, muvahhidler, âbîd-û ârîfler, mukarrebûnlar, âşık-ı sâdıklar, âlim-ü âmiller, fâzıl-û sâlihler adedince hamd ederim.
1000Kitap

Ayşe Nur Tuzcu

@nurtzc
·
"Bir kötülük yaptığında bu seni üzüyor, bir iyilik yaptığında bu seni sevindiriyorsa sen müminsin."
Sayfa 29·Kitabı okudu
1000 Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
KURBANA AİT BAZI HÜKÜMLER
Bir kimse, vakti içinde kurbanını kesmeyip kıymetini sadaka olarak verse, kurban vecîbesini edâ etmiş olmaz. Zengin olan kimseler kurban kesmeyip kurbanın kesileceği vakti geçirseler, kurbanın kıymetini sadaka olarak vermeleri lâzım gelir. Ancak fakirler ve kurban nezreden (adayan) kimseler, aldıkları kurbanı kesmeyip vakti geçerse, kurbanın kendisini sadaka olarak vermeleri vacip olur. Fıtır sadakası (fitre) ve kurban, vacip olduktan sonra sahibi fakir düşse, ömrü içinde bunları edâ etmedikçe bunlar kendisinden düşmez. Ya kıymetlerini veya aynını (kurbanın kendisini) sadaka olarak vermeleri vacip olur. Zengin olan çocuk için kendi malından kurban kesilmesinde ihtilaf vardır. İhtiyatlı olan ve tercih edilen, kurban kesilmesidir. CENÂB-I HAKK’IN RAHMETİNE LÂYIK OLMAK İmâm Gazâlî (rah.) şöyle buyurur: Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, fazlı ve ihsânı ile Cennet’e girmek demek, dünyada fazl-ı İlâhî ile sâlih ve makbul amele muvaffak kılınmak, böylece Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine lâyık bir hâle gelebilmek demektir. Pekâlâ bilirsin ki çalışmayan kimse, ücreti hak edemez. Nitekim İsrâîloğullarından bir kul, Hazret-i Allâh’a senelerce ihlâsla ibadet etti. Cenâb-ı Hak, onun ihlâsını meleklerine bildirmek için bir melek gönderdi ve o kuluna şöyle söylemesini emretti: “Daha ne vakte kadar kendini böyle şiddetle ibadet ederek tüketeceksin? Hâlbuki Rabb’in, senin, Cehennem ehlinden olduğunu sana bildiriyor.” Melek, kendisine bunu teblîğ ettiğinde, o âbid zât dedi ki: “Ben bir kulum, kulun vazifesi, Rabb’ine itaattir. Allâhü Teâlâ ise benim ilâhımdır, elbette en doğrusunu o bilir.” Melek, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkarak, “Yâ Rabbi! Sen, her şeyi, hattâ en gizli olan şeyleri de bilensin. Kulun böyle söyledi” diye arz eder. Cenâb-ı Hak, “Kulum, bütün zayıflığına rağmen bizim itaat ve
Kurban Bayramı
Anlatıldığına göre; İblis’in birinci kat gökte iken ismi “Âbid”, ikinci kat gökte iken “Zâhid”, üçüncü kat gökte iken “Ârif”, dördüncü kat gökte iken “Velî”, beşinci kat gökte iken “Tâkî”, altıncı kat gökte iken “Hâzin”, yedinci kat gökte iken ise “Azâzil” idi. Fakat Levh-i Mahfûz’daki adı “İblis” idi. O, sonunda başına gelecek olanları bilmiyordu. Ulu Allah, kendisine Hazreti Âdem’e (a.s.) secde etmesini emredince İblis şöyle dedi: “Onu benden üstün mü tutuyorsun? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın!” Allah Teâlâ da ona: “Ben dilediğimi yaparım!” diye cevap verdi. Kendini daha şerefli gördüğü için, burun kıvırarak ve tepeden bakarak Hazreti Âdem’e (a.s.) secde etmesi gerekirken arkasını çevirdi. Diğer bütün melekler bu emre uyarak secdeye kapanıp uzun bir müddet beklerken o, dimdik ayakta kaldı. Melekler başlarını kaldırıp onun kendileriyle birlikte secde etmediğini görünce, şükür maksadıyla ikinci defa secdeye kapandılar. O ise arkadaşlarına yan yan bakarak, onlara katılmayı asla düşünmeyerek ve Allah’ın emrini çiğnediği için hiçbir pişmanlık duymayarak yine tek başına ayakta kaldı. Bunun üzerine Allah, onun güzel vücudunu bozdu. Onu farklı bir sûrete çevirdi. Yüzü değişti, gözleri yarık hâlini aldı, burun delikleri genişledi, dudakları ve dişleri şekil değiştirdi. Sakalı yolundu, çenesinde seyrek birkaç tel kaldı. Allah onu önce cennetten, sonra gökten ve daha sonra yeryüzünden kovarak adalara sürdü. Artık yeryüzüne ancak gizlice ayak basabilmektedir. Kâfirlerden biri olduğu için Allah’ın lâneti kıyamet gününe kadar onun üzerindedir. Oysa daha önce yakışıklı, dört kanatlı, bilgili, çok ibadet eden; melekler arasında itibarlı ve birçok imrenilecek sıfatlara sahip bir varlıktı. Ancak bunların hiçbirisi ona fayda sağlamadı.
''Kanıtın batıllığı kanıtlanan şeyin de batıllığıni gösterir .'' Muhammed Abid el-Cabiri
1000Kitap
Anın derdi ile daim yine bu yüreğim yane Kodu canımda aşk odun ezelden ta ebed yane Beşarettir bana yanmak yolunda baş u can vermek Bu bezirganlık özgedir erişmez sud u husrane Bu aşk oldu beni yaksın tütünüm göklere çıksın Eğer bu yüz bin canım varsa feda olsun o canane Bu aşkın adeti yakmak ölür aşıkları daim Şu kim aşk oduna yanmaz yazıldı adı hayvane Anın aşkı bana yardır dilimde adı tekrardır Gönül kevnine vermezler nazar kıl ehl-i irfane Anın aşkı kime düştü dağıldı tadbiri şaştı Mekanı lamekan oldu kılur kendini virane Sefer kılur vücudunda bu aşkın taciri daim Erer pazarına aşkın verir bin canı bir cane Hayatın ruh ile sanman bu uşşakın eya gafil Tecellisine ma'şukun bular can verdi şükrane Gerkse zahid ü abid ol Eşrefoğlu Rumi sen Çü vasıl olmadın Hakk'a yazılmaz adın insane Ey aşıklar ey sadıklar ey esrükler ey ayıklar Kayurmaz can u başından girenler işbu meydane -Eşrefoğlu Rumi